SİTEMİZDE TÜM KİTAPLAR GÖRME ENGELLİ ARKADAŞLARIMIZIN RAHATLIKLA OKUYABİLECEĞİ ŞEKİLDE DÜZENLENMİŞTİR KEYİFLE OKUMANIZI DİLERİM

21 Ekim 2012 Pazar

sherlock holmes bütün hikayeleri 2 1.kısım







GÜMÜġ ġĠMġEK
"Watson, korkarım gitmek zorundayım," dedi Holmes, bir sabah kahvaltıdan sonra.
"Gitmek mi! Nereye?"
"King's Pyland, Dartmoor'a."
Buna hiç ĢaĢırmanuĢüm. Aslını sorarsanız, bütün Ġngiltere'yi çalkalayan bu esrarengiz vakaya nasıl oldu da hâlâ bulaĢmadı diye merak ediyordum zaten. Dostum bütün gün, çenesi göğsünde, kaĢlarını çatmıĢ, piposunu en sert tütünüyle art arda doldurarak odada bir ileri bir geri yürümüĢ ve yine her zamanki gibi bütün sorularımı ve sözlerimi duymazdan gelerek düĢüncelere dalmıĢtı. Gelen her gazete, Ģöyle bir göz atıldıktan sonra bir kenara atılmıĢtı. Ne kadar sessiz olsa da aklından nelerin geçtiğini çok iyi tahmin edebiliyordum. Onun dedektiflikteki Ģöhretine meydan okuyabilecek tek bir vaka vardı; o da Wessex Kupası'nın favori atının kayboluĢu ve antrenörünün trajik ölümüydü. Bu yüzden olay yerine gitmek istediğini söylemesi beni hiç
ĢaĢırtmadı.
"Eğer sana ayak bağı olmazsam ben de gelmekten memnuniyet duyarım," dedim.
"Sevgili Watson, gelmekle büyük bir iyilik yapmıĢ olursun. Ve sanırım zamanını da boĢuna harcamıĢ olmayacaksın, çünkü bu vaka tamamen benzersiz olacağa benziyor. Acele etmezsek treni kaçıracağız. Sana her Ģeyi yolda anlatırım. Bu arada, dürbününü de yanına alırsan sevinirim."
Böylece bir saat içinde kendimi, birinci sınıf vagonda Exeter'e giderken buldum. Sherlock Holmes bir süre, Padding -ton'dan aldığı yeni gazetelere göz attı. Reading'i geçtikten sonra son gazeteyi de koltuğun altına sıkıĢtırarak puro kutusunu uzattı bana.
"Ġyi gidiyoruz," dedi dıĢarı bakıp saatini kontrol ettikten sonra. "ġu anki hızımız saatte elli üç buçuk mil."
"Ben çeyrek mil iĢaretlerini görmedim," dedim.
"Ben de görmedim. Ama bu hattaki telgraf direkleri altmıĢ metre aralıklarla dikildiğine göre hesap ortada. John Straker cinayeti ve GümüĢ ġimĢek'in kayboluĢuyla ilgili mesele hakkında bilgin vardır herhalde."
"Telegraph ve The Chronicle 'da ne okuduysam o."
"Bu öyle bir vaka ki Watson, yapılması gereken, yeni delil bulmaktan çok, eskileri ayıklamak olacak. Cinayetin benzersizliği ve etkilediği insan sayısının çok fazla oluĢu yüzünden zaten inanılmaz sayıda tahmin ve hipotez üretilmiĢ. ĠĢin zorluğu, gerçeklerin çerçevesini, teorisyenlerin ve gazetecilerin süslemelerinden ayırabilmekte yatıyor. Bu sağlam temelleri bulduktan sonra bize kalan, bütün bu esrarın çevresinde dönen sonuçları bulmak olacaktır. Salı akĢamı, hem atın sahibi Albay Ross'tan, hem de bu vakayla ilgilenen MüfettiĢ Gregory'den, yardımımı isteyen telgraflar aldım."
"Salı akĢamı ha!" diye atıldım. "Ve bugün PerĢembe. Dün niye ilgilenmedin?"
"Çünkü yanıldım, sevgili Watson - beni senin hikâyelerinden tanıyanları ĢaĢırtacaktır belki ama sık sık yaptığım bir hatadır. Ġngiltere'nin bu en meĢhur atının, özellikle kuzey Dartmoor gibi yerleĢimin seyrek olduğu bir yerde uzun süre saklı kalamayacağını düĢündüm. Dün bütün gün, atın bulunduğu ve kaçıran kiĢiyle John Straker 'in katilinin aynı kiĢiler olduğu haberini bekleyip durdum, ama bir gün daha geçip de genç Fitzroy Simpson'un tutuklanıĢı dıĢında hiçbir geliĢme olmadığını görünce, harekete geçme zamanının geldiğine karar verdim. Yine de dünün boĢa geçtiğini söyleyemem." "Demek bir teori oluĢturdun."
"En azından vakanın temel gerçeklerini bir ucundan yakaladığım söylenebilir. Bunları sana teker teker anlatacağım; çünkü birine anlatınca her Ģey daha bir yerli yerine oturuyor. Kaldı ki, bulunduğumuz noktayı açıklamadan da senin yardımını bek-
ıo
lemek anlamsız olur."
Arkama yaslandım ve puromu tüttürerek Holmes'u dinlemeye hazırlandım; o da ilgiyle öne doğru eğilip, uzun ve ince iĢaret parmağıyla hayali çizgiler çizerek bizi bu yolculuğa iten olaylar zincirini anlatmaya baĢladı.
"GümüĢ ġimĢek, Somomy'nin soyundan geliyor ve ünlü ataları gibi parlak bir geçmiĢe sahip. ġu anda beĢ yaĢında ve Ģanslı sahibi Albay Ross'a büyük ödüller kazandırdı. Bu talihsiz olaya kadar Wessex Kupası'nm favorisiydi ve bire üç veriyordu. Ama bahisçileri Ģimdiye kadar hiç hayal kırıklığına uğratmadığı için, bu oranlara rağmen ortalıkta inanılmaz rakamlar dönüyordu. Böyle düĢünürsek, Salı günü potayı ilk geçen atın GümüĢ ġimĢek olmaması için elinden geleni yapacak birçok adam olduğu kesin.
"Ama King's Pyland, yani Albayın ahırı da bu gerçeğin farkındaydı muhakkak. Favoriyi korumak için her türlü önlem alınmıĢtı. Antrenör John Straker, tartıda ağır gelene kadar Albay Ross'un atlarına binmiĢ eski bir jokey. Albay için beĢ yıl jokey-lik, yedi yıl da antrenörlük yapmıĢ ve her zaman çalıĢkan ve sadık bir hizmetkâr olmuĢ. King's Pyland, dört athk küçük bir ahu olduğu için Straker'ın altında sadece üç kiĢi çalıĢıyormuĢ. Gece biri nöbet tutarken diğerleri de uyuyormuĢ - evli olan John Straker ise ahırların iki yüz metre kadar yukarısındaki villasında kalıyormuĢ. Çocukları olmadığı için, karısı ve bir hizmetçi kız dıĢında kimse yokmuĢ evinde. Yarım mil kuzeyde, sakatların ve yaĢlıların kalıp, temiz Dartmoor havası alabilmeleri için yapılmıĢ birkaç villa dıĢında köy oldukça tenha bir yer. Köyün yanındaki fundalık arazinin iki mil ötesinde de Lord Back-water'a ait, Silas Brown tarafından idare edilen Mapleton
ahırları bulunuyor. Fundalıkta, birkaç çingene dıĢında kimseler kalmıyor. Geçen Pazartesi gecesi meydana gelen olaya kadar genel durum böyleydi.
"O akĢama gelirsek; atlar her zamanki gibi çalıĢtırılıp beslenmiĢ ve ahırlar saat dokuzda kilitlenmiĢ. Yamaklardan ikisi antrenörün evine gidip yemeklerini yerken, üçüncü yamak Ned
ıı
Hunter da nöbete kalmıĢ. Saat dokuzu biraz geçe hizmetçi kız Edith Baxter, çocuğa, baharatlı koyun etinden oluĢan yemeğini götürmüĢ. Ahırda bir çeĢme olduğu için ve kural olarak nöbetteyken içki içmeleri yasak olduğundan, yemeğin yanında baĢka bir Ģey yokmuĢ. Ahıra giden yol fundalıktan geçtiği ve hava da karanlık olduğu için hizmetçi kızın elinde bir fener varmıĢ.
"Edith Baxter ahırlara otuz metre kadar uzaklıktayken, karanlıktan bir adam çıkıp kızın durmasını söylemiĢ. Adam biraz daha yaklaĢınca kız onu fenerin ıĢığında daha iyi görmüĢ. Üstünde gri tüvit bir takım elbise, kumaĢ Ģapka ve tozlukları, elinde de tokmaklı ağır bir bastonu olan, beyefendi görünüĢlü bir adammıĢ. Adamın yüzünün solgunluğu ve gergin tavırları kızm dikkatini çekmiĢ ve yaĢının otuzun üstünde olduğunu düĢündüğünü söylüyor.
" 'Burası neresi acaba?' diye sormuĢ adam. 'Tam fundalıkta kalıp kalmamayı düĢünüyordum ki elinizdeki fenerin ıĢığını gördüm.'
" 'King's Pyland ahırları civarındasınız,' demiĢ kız. " 'Gerçekten mi? Ne Ģans!' diye atılmıĢ adam. 'Herhalde orada geceleri kalan birileri oluyordur. Belki bu elinizdeki de o-nun yemeği. Pekâlâ, yeni bir elbise parası kazanmaya ne dersiniz?' diyerek, yeleğinin cebinden, katlanmıĢ beyaz bir kâğıt parçası çıkarmıĢ. 'Eğer çocuğun bunu almasını sağlarsanız paranın satın alabileceği en güzel elbise sizindir.'
"Kız, adamın davranıĢından korkarak yanından kaçmıĢ ve her zaman yemeği teslim ettiği pencereye koĢmuĢ. Hunter, içerideki küçük bir masada oturur halde zaten onu bekliyormuĢ ve kız tam ona neler olduğunu anlatmak üzereymiĢ ki yabancı yine çıkmıĢ ortaya.
" 'Ġyi akĢamlar,' demiĢ, pencereden içeri bakarak, 'sizinle konuĢmak istediğim bir Ģey vardı.' Kız, konuĢurken adamın elinde küçük bir kâğıt paket gördüğünü söylüyor. " 'Ne iĢiniz var burada?' diye sormuĢ Hunter. " 'Cebinizi doldurabilecek bir iĢ,' demiĢ yabancı. 'Wessex Kupası'nda iki atınız koĢuyor: GümüĢ ġimĢek ve Bayard. Bana
12
bilgi verirseniz siz de kazanırsınız. KoĢuda Bayard'ın GümüĢ ġimĢek'e fark atacağı ve ahırın onun üzerine para yatırdığı doğru mu?'
" 'Demek sen de o tiyoculardan birisin!' diye bağırmıĢ yamak. 'Senin gibilere King's Pyland'de ne yapılır göstereyim de gör bakalım,' diyip ayağa fırlamıĢ ve köpeği çözmeye gitmiĢ. Kız da eve kaçmıĢ, ama koĢarken arkasına baktığında yabancının pencereden içeri eğildiğim görmüĢ. Ama ne var ki Hunter bir dakika sonra köpeğiyle dıĢarı çıktığında, adam artık ortalıkta değilmiĢ; çocuk binanın etrafını iyice aramıĢsa da adamdan bir iz bulamamıĢ."
"Bir dakika Holmes," diye araya girdim. "Yamak çıkarken kapıyı açık mı kapalı mı bırakmıĢ?"
"Mükemmel Watson, mükemmel!" diye mırıldandı Holmes. "Bu nokta benim de ilgimi çektiği için dün Dartmoor'a özel bir telgraf gönderdim. Öğrendiğimize göre çocuk çıkarken kapıyı da kilitlemiĢ. Ve Ģunu da ekleyeyim, pencere, bir adamın geçemeyeceği kadar küçükmüĢ.
"Neyse devam edeyim; Hunter, arkadaĢları gelene kadar beklemiĢ ve sonra da antrenöre bir mesaj göndererek olanları anlatmıĢ. Straker bu haber üzerine huzursuzlanmıĢ. Bayan Stra-ker gece saat birde uyandığında kocasının giyinmekte olduğunu görmüĢ. Karısının soruları üzerine de atları merak ettiğini, gidip bir bakmak istediğini söylemiĢ. Kadın, dıĢarıda yağmur olduğunu söyleyerek gitmemesini istemiĢse de Straker paltosunu giyip çıkmıĢ.
"Bayan Straker sabah yedide kalktığında kocasının hâlâ dönmediğini görüp endiĢeye kapılmıĢ. Aceleyle giyinip hizmetçisini çağırmıĢ ve birlikte ahırlara gitmiĢler. Ahırın kapısı ardına kadar acıkmıĢ ve içeride de, Hunter baygın halde sandalyede oturuyor-muĢ. Favorinin ahin boĢmuĢ ve antrenörden de iz yokmuĢ.
"Yukarıdaki samanlıkta uyuyan iki yamağı hemen uyandırmıĢlar. Her ikisinin de uykusu ağır olduğu için gece hiçbir Ģey duymamıĢlar. Hunter güçlü bir ilacın etkisinde olduğu için, ne kadar uğraĢırlarsa uğraĢsınlar onu bir türlü uyandıramamıĢlar. Bu-
13
nun üzerine iki yamak ve kadınlar onu orada bırakıp kayıpları aramaya çıkmıĢlar. Antrenörün, atı erkenden çalıĢmaya götürdüğünü umarak aramaya devam etmiĢler. Ama çevredeki bütün fundalıkların görülebildiği bir tepeye çıkmalarına rağmen attan bir iz olsun görememiĢler. Ne var ki, baĢka bir Ģeye rastlamıĢlar.
"Ahırlardan çeyrek mil kadar ötedeki çalılıklarda John Straker'ın paltosunu bulmuĢlar. Hemen yakınlardaki bir çukurun dibinde de talihsiz antrenörün cesedi yatıyormuĢ. Kafatası ağır bir silahla vurularak parçalanmıĢ ve baldırında da çok keskin bir aletle açıldığı belli olan uzun bir yara varmıĢ. AnlaĢılan Straker kolay pes ermemiĢ. Sağ elinde, kana bulanmıĢ kısa bir bıçak, sol elindeyse kırmızılı siyahlı, ipek bir kravat bulmuĢlar. Hizmetçinin ifadesine göre, bu kravat, önceki akĢam ahırları ziyaret eden yabancının boynundakinin aynısıymıĢ. Sonradan Hunter da ayılınca kravatın sahibini kesinlikle tespit etmiĢ. Emin olduğu bir baĢka Ģey de adamın, ondan kurtulmak için yemeğine ilaç kattığıymıĢ. Kayıp ata gelince; çamurdaki izlere bakılırsa o da boğuĢma sırasında oradaymıĢ. Ama büyük bir ödül koyulmasına ve Dartmoor'un bütün çingeneleri peĢine düĢmüĢ olmasına rağmen attan haber yok. Son bir Ģey daha; Hunter'in yemeğine yapılan analiz, içinde toz afyonun olduğunu göstermiĢse de o akĢam herkes aynı yemeği yemiĢ olmasına rağmen Hunter'dan baĢkasına bir Ģey olmamıĢ.
"ĠĢte, bütün ön tahminlerden arınmıĢ haliyle gerçekler böyle Watson. ġimdi de polisin bu meselede neler yaptığına bakalım.
"Vakayı üstlenen MüfettiĢ Gregory oldukça baĢarılı bir polis. Eğer biraz daha hayal gücü olsaydı çok daha iyi konumlara yükselebilirdi. Olay yerine gelir gelmez, doğal olarak ilk akla gelen Ģüphelinin yerini bulup onu tutuklamıĢ. Adamı bulmak pek zor olmamıĢ, çünkü daha önce de bahsettiğim Ģu villalardan birinde oturuyormuĢ. Adamın adı, Fitzroy Simpson'muĢ. Ġyi bir aileden gelen eğitimli biri. Ama yarıĢlarda bir servet kaybettikten sonra Ģu anda Londra kulüplerine bültenler hazırlayarak geçinmeye baĢlamıĢ. Bahis kayıtlarına bakıldığında, favoriye karĢı beĢ bin sterlin yatırdığı görülmüĢ. Tutuklandığında, K-
14
ing's Pyland atlan hakkında tiyo almak için Dartmoor'a geldiğini, hatta ikinci favori Desborough hakkında da bir Ģeyler bulma düĢüncesiyle Silas Brown'un iĢlettiği Mapleton'a da gitmiĢ olduğunu itiraf etmiĢ. Önceki akĢam yaptıklarım da inkâr etmeye kalkıĢmamıĢ. Kötü bir niyeti olmadığını, sadece ilk elden tiyo almak istediğini ifade etmiĢ. Ama kravatı gösterildiğinde beti benzi atmıĢ; maktulün elinde ne gezdiği sorulduğunda ise hiç bir Ģey diyememiĢ. Islak elbiseleri, önceki gece fırtınada dıĢarıda kaldığını gösteriyor. Ayrıca Ģu da var ki, Penang tarzı kurĢun kaplama bastonu, antrenörün aldığı Ģiddetli darbelerin kaynağı olabilecek cinsten. Ama saldırganın Straker'ın bıçağından yaralanmıĢ olması beklenirken, Simpson'un vücudunda tek bir yaraya rastlanmamıĢ. ĠĢte, kısaca böyle Watson. Eğer bu meseleye biraz ıĢık tutabilirsen çok sevinirim."
Holmes'un, her zamanki açıklığıyla anlattığı bu hikâyeyi ilgiyle dinlemiĢtim. Ama deliller bana tanıdık gelmiĢ olmasına rağmen, olaydaki önemlerini ve birbirleri arasındaki ilgiyi çıkaramamıĢtım.
"Straker'ın, boğuĢma sırasında kendi kendini yaralamıĢ olması mümkün değil mi?" diye fikrimi belirttim.
"Mümkünden de öte muhtemel," dedi Holmes. "Bu durumda sanığın lehine olan birkaç nokta da ortadan kalkıyor tabii."
"Ama yine de polisin bu vakada nasıl bir teori oluĢturduğunu hâlâ anlayabilmiĢ değilim," dedim.
"Korkarım, oluĢturulan bütün teorileri çürütmek için kuvvetli kanıtlar var," diye cevap verdi Holmes. "Polis, Ģu Fitzroy Simpson'un nöbetçi yamağı ilaçla uyuttuğunu ve bir Ģekilde anahtarı bulup ahır kapısını açarak atı kaçırdığını düĢünüyor olmalı. Atın dizginleri kayıp olduğuna göre Simpson atı dizginliyor, sonra da kapıyı açık bırakıp atla birlikte fundalığa gidiyor ve yolda antrenörle
karĢılaĢıyor. Haliyle aralarında kavga çıkıyor. Simpson ağır bastonuyla antrenörün beynini dağıtıyor, ama Straker'ın kendini savunmak için kullandığı bıçağından en ufak bir yara bile almıyor. Sonra da atı ya gizli bir yere götürüyor, ya da at zaten boğuĢma sırasında kaçıyor; ki bu durumda fundalık-
15
ta bir yerlerde dolaĢıyor olmalı. Herhalde polis böyle düĢünüyordur. Bu pek mümkün değilmiĢ gibi görünüyor ama diğer bütün açıklamalar da aynı Ģekilde imkânsız bence. Her Ģeye rağmen, olay yerine gidince meseleyi kafamda tartmaya çalıĢacağım. Ve o zamana kadar baĢka bir Ģey düĢünmenin anlamı yok."
GeniĢ Dartmoor arazisinin ortasında, bir kalkanın kabartması gibi duran Tavistock'a vardığımızda hava kararmak üzereydi. Ġstasyonda bizi iki beyefendi bekliyordu. Biri, aslan yelesi gibi saçları ve delici mavi gözleriyle uzun boylu, sarıĢın bir adam; diğeri de frak ceketli ve tozluklu, kısa favorili, gözlüklü, kısa boylu, kıpır kıpır bir kiĢiydi. Ġlki, Ġngiliz cinayet masasında ün salmıĢ MüfettiĢ Gregory; diğeri ise meĢhur at sahibi Albay Ross'tu.
"Geldiğiniz için teĢekkür ederim Bay Holmes," dedi Albay. "Gerçi MüfettiĢ her Ģeyi halletti, ama ben zavallı Straker'ın kanı yerde kalmasın ve atım bir an önce bulunsun diye her taĢın altına bakılsın istiyorum."
"Yeni geliĢmeler var mı?" diye sordu Holmes.
"Ne yazık ki fazla ilerleyemedik," dedi MüfettiĢ. "Hava kararmadan olay yerini görmek isteyeceğinizi düĢündüğümüzden bir araba ayarladık. Ġsterseniz yolda konuĢalım."
Çok geçmeden dördümüz arabaya binip, bu eski ve tuhaf Devonshire Ģehrinin sokaklarından geçmeye baĢladık. MüfettiĢ Gregory vakayla yalandan ilgili olduğu için birçok açıklamada bulunuyor, Holmes ise pek araya girmeden dikkatle dinliyordu. Albay Ross arkasına yaslanmıĢ, Ģapkasını gözünün önüne çekmiĢ, kollarını kavuĢturmuĢ otururken, ben, iki dedektif arasında geçen konuĢmayı ilgiyle dinlemeye koyuldum. Gregory'nin teorisi Holmes'un tahmin ettiğinin neredeyse aynısıydı.
"Fitzroy Simpson'un çevresindeki ağ gittikçe daralıyor. Bence aradığımız adam o. Ama deliller her ne kadar tatmin edici olsa da yeni geliĢmelerle gidiĢat tamamen değiĢebilir elbette."
"Straker'ın bıçağı hakkında ne öğrendiniz?"
"Kendi kendini yaraladığı neredeyse kesin."
"Buraya gelirken, dostum Dr. Watson da aynı tahminde bu-
lundu. Bu doğruysa, Simpson denen adamın aleyhine demektir." "ġüphesiz. Üstünde ne bir bıçak, ne de bir yara bulundu. Aleyhine deliller çok kuvvetli. Bir kere, favorinin kaybolması onun iĢine gelirdi. Yamağın uyutulması konusunda Ģüpheli ve fırtınada kaldığı da kesin. Yanında ağır bir silah vardı ve kravatı maktulün elinde bulundu. Bütün bunlar mahkemeye gitmeye yeter."
Holmes kafasını salladı. "Biraz akıllı bir avukat bütün delilleri çürütür," dedi. "Atı ahırdan neden çıkarsın ki? Onu yaralamak niyetinde olsa, orada da yaralayabilirdi öyle değil mi? Yanında anahtar bulundu mu? Toz afyonu ona kim sattı? Her Ģeyden önce, bölgeye yabancı olan onun gibi biri atı nereye saklayabilir? Hele söz konusu at GümüĢ ġimĢekse? Sanığın kendisi, hizmetçiye verdiği kâğıdı nasıl açıklıyor?"
"On sterlinlik bir banknot olduğunu söylüyor. Cüzdanında da bir tane bulundu. Ama sıraladığınız diğer Ģüpheler göründükleri kadar sağlam değil Bay Holmes. Öncelikle, adam bölgenin yabancısı değil. Ġki kez yazın Tavistock'ta kalmıĢ. Afyon muhtemelen Londra'dan alınmıĢ. Anahtar, iĢi bittikten sonra bir yere atılmıĢ olabilir. At ise fundalıklardaki çukurların veya eski madenlerin birinin dibinde olabilir."
"Kravat hakkında ne diyor?"
"Kendisine ait olduğunu kabul ediyor fakat kaybetmiĢ olduğunu ifade ediyor. Neyse, vakada yeni bir geliĢme yaĢandı ve bu, atı ahırdan çıkardığına dair delil sayılabilir."
Holmes merakla doğruldu.
"Pazartesi gecesi, cinayetin iĢlendiği yerin bir mil kadar ötesinde çingenelerin kamp kurduğuna dair izler bulduk. Salı günü de girmiĢler. ġimdi, Simpson'la bu
çingenelerin anlaĢtığını düĢünürsek, atı ahırdan çıkardıktan sonra onlara vermiĢ olamaz mı?"
"Bu çok mümkün."
"Fundalıkta bu çingeneleri aratıyorum. Ayrıca, Tavis-tock'taki ve on mil çapındaki bir alandaki bütün ahırlar ve evler de aranıyor."
16
17
"Yakınlarda bir hara daha var galiba."
"Evet, bunu da gözden kaçırmamamız gerekiyor. Desboro-ugh adındaki atlan balıislerde ikinci sırada olduğu için favorinin kaybolması onların da iĢine gelirdi. Antrenör Silas Brown'un yarıĢa yüklü miktarlarda para yatırdığı ve zavallı Straker'la aralarının pek iyi olmadığı biliniyor. Ama onların ahırlarını inceledikten sonra olayla bir bağlantılarını bulamadık."
"Peki Ģu Simpson'un Mapleton harasıyla bir bağlantısı bulundu mu?"
"Hayır."
Holmes arkasına yaslandığında konuĢma da sona ermiĢ oldu. Zaten birkaç dakika sonra da arabamız yol kenarındaki kırmızı kiremitli villalardan birinin önünde durdu. Biraz ötede, bir padoğun arkasında, gri bir bina duruyordu. Sadece Tavis-tock'un kuleleri ve Mapleton ahırlarıyla bozulan düzlük, ufuk çizgisine kadar uzanıyordu. Holmes dıĢında hepimiz arabadan indik. O ise oturduğu yerde gözlerini gökyüzüne dikmiĢ, düĢüncelere dalmıĢtı. Ben Koluna dokununca Ģiddetle irkildi ve arabadan indi.
"Özür dilerim," dedi, ĢaĢırmıĢ görünen Albay Ross'a dönerek. "Hayallere dalmıĢım." Gözündeki ıĢık ve hareketlerindeki bastırılmıĢ heyecandan anladığım kadarıyla yeni bir ipucu bulmuĢtu; ama nereden, ne çıkardığını kesinlikle anlayamadım.
"Herhalde hemen olay yerine gitmek istersiniz Bay Holmes?" dedi Gregory.
"ġimdilik burada biraz daha durup birkaç soru sormayı tercih ederim. Straker geri getirildi, değil mi?"
"Evet; yukarıda yatıyor. Otopsi yarın yapılacak."
"Bay Straker uzun bir süredir sizin hizmetinizdeydi değil mi Albay Ross?"
"Her zaman çok iyi bir yardımcı örmüĢtür."
"Cesedi bulduğunuzda ceplerini aramıĢsmızdır herhalde MüfettiĢ."
"Eğer görmek isterseniz oturma odasında duruyor."
"Memnun olurum."
18
Hepimiz salona girip ortadaki yuvarlak bir masanın etrafına oturduk. MüfettiĢ, metal bir kutuyu açarak içindekileri çıkardı: Ufak bir parça mum, gül ağacından bir pipo, fok derisi bir kesenin içinde yarım tabaka Cavendish tütünü, altın zincirli gümüĢ bir saat, beĢ altın sterlin, alüminyumdan bir kalem kutusu, birkaç evrak ve üstünde, "Weiss & Co. Londra" yazan fildiĢi saplı bir bıçak.
"Bu çok özel bir bıçak," dedi Holmes, eline alıp dikkatle inceleyerek. "Üstündeki kan lekelerinden anladığım kadarıyla maktulün elinde bulunan bu herhalde. Sizin bıçaklardan biri mi bu Watson?"
"Katarakt bıçağı dediklerimizden," diye cevap verdim. "Ben de öyle düĢünmüĢtüm. Çok ince iĢler için yapılmıĢ. Birinin peĢindeyken böyle bir Ģeyi yanına almayı tercih etmiĢ olması garip, özellikle de katlayabileceğin cinsten olmadığı düĢünüldüğünde."
"Cesedin yanında, keskin ucu kapatmaya yaradığı anlaĢılan bir mantar bulduk," dedi MüfettiĢ. "Kamının dediğine göre, bıçak, yatak odasında masanın üzerinde duruyormuĢ ve Straker çıkarken onu yanına almıĢ. Pek iyi bir silah değil ama o anda bulabildiği tek Ģey bu olmalı."
"Evet, muhtemelen. Peki ya bu evraklar?" "Üçü samancılardan alınma faturalar. Biri Albay Ross'un talimatlarım bildiren bir not. ġuradaki de Bond Sokağı'ndan, Ģapkacı Bayan Lesurier'den Bay Derbyshire adına kesilmiĢ o-tuz yedi sterlinlik bir fatura. Bayan Straker'ın ifadesine göre, Derbyshire kocasının bir arkadaĢıymıĢ ve ara sıra onların adresini kullandığı oluyormuĢ."
"Bayan Derbyshire'ün pahalı zevkleri varmıĢ anlaĢılan," diye araya girdi Holmes, faturaya bakarak. "Tek bir parça giyecek için epeyce yüklü bir rakam bu. Ama neyse, öğrenecek baĢka Ģeyimiz karmadığına göre cinayet yerine gidebiliriz."
Oturma odasından tam çıkmıĢtık ki, bir kadın koridorda ileri atılarak MüfettiĢi kolundan yakaladı. Yüzü ince ve zayıftı; korkunun izlerini taĢıyordu.
19
"Yakaladınız mı? Onları buldunuz mu?" diye sordu, inleyerek.
"Hayır Bayan Straker. Ama Bay Holmes bize yardım etmek için ta Londra'dan geldi. Elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz."
"Sizinle kısa bir süre önce Plymouth'daki bir partide tanıĢmamıĢ mıydık Bayan Straker?" diye sordu Holmes.
"Hayır beyefendi, yanılıyorsunuz."
"Hadi canım-! Buna yemin edebilirim. Üzerinizde de devekuĢu tüyü süslü, külrengi, ipek bir kostüm vardı."
"Öyle bir elbisem hiç olmadı beyefendi," diye cevap verdi kadın.
"Âh, peki o zaman," dedi Holmes ve ardından özür dileyerek MüfettiĢi takip etti. Düzlükte kısa bir yürüyüĢten sonra cesedin bulunmuĢ olduğu çukura vardık. Hemen yanında da, paltonun asılı bulunmuĢ olduğu çalılık vardı.
"O gece hiç rüzgâr yoktu herhalde," dedi Holmes.
"Hayır, ama sağanak yağmur vardı."
"O zaman bu palto buraya uçarak gelmemiĢ, bizzat yerleĢtirilmiĢ."
"Evet, çalılığa serilmiĢti."
"Bakın, bu beni epey meraklandırıyor iĢte. Herhalde Pazar-. tesi gecesinden beri buraya basmayan kalmamıĢtır."
"Yok, yok, çukurun yanına bir örtü örttük ve ona bastık sadece."
"Mükemmel."
"Bu elimdeki torbada, Straker'in giydiği çizmelerinin ve Fitzroy Simpson'un ayakkabılarının birer teki ve GümüĢ ġim-Ģek'in bir nalı var."
"Sevgili MüfettiĢ, kendinizi aĢıyorsunuz!" Holmes torbayı aldı, çukura indi ve örtüyü ortaya çekti. Sonra yüzüstü uzanıp önündeki izleri dikkatle inceledi. "ġuna da balan!" diye bağırdı heyecanla. Yarısı "yanmıĢ bir kibrit sallıyordu elinde. Öyle çamura bulanmıĢtı ki ilk bakıĢta bir odun parçasına benziyordu.
"Nasıl oldu da gözümden kaçmıĢ, anlayamıyorum," dedi MüfettiĢ. Sinirlendiği belliydi.
20
"Zaten çamura öyle bulanmıĢtı ki görünmezdi. Onu görebilmemin tek sebebi, onu arıyor olmamdı sadece."
"Nasıl? Onu bulmayı mı umuyordunuz yani?"
"Bu ihtimali göz ardı edemezdim."
Holmes, sonra torbadan çizmeleri çıkararak yerdeki izlerle karĢılaĢtırdı. Ardından da çukurdan çıkıp çalılıkların arasında sürünmeye baĢladı.
"Korkarım daha baĢka iz kalmadı," dedi MüfettiĢ. "Yüz metrelik bir alanı karıĢ karıĢ araĢtırdım."
"Sahi mi?" dedi Holmes ayağa kalkarak. "Ben de saygısızlık edip bir kere daha araĢtırmayayım o zaman. Ama yine de, yarın için hazırlıklı olmak için arazide bir yürüyüĢe çıkmak isterim. Bu nalı da Ģans getirsin diye yanıma alacağım."
Dostumun bu sessiz ve sistematik çalıĢmasını ne zamandır sabırsızlıkla izleyen Albay Ross saatine baktı. "Siz benimle gelirseniz sevinirim MüfettiĢ," dedi sonra. "Tavsiyenizi almak istediğim birkaç konu var. Özellikle de Kupadan çekilmemiz gerekip gerekmediğini merak ediyorum."
"Buna kesinlikle gerek yok," diye atıldı Holmes. "Ben olsam çekilmezdim."
Albay saygıyla eğildi. "Bu tavsiyeniz için çok teĢekkür ederim beyefendi," dedi. "YürüyüĢünüz bittikten sonra bizi merhum Straker'ın evinde bulabilirsiniz. Oradan da birlikte Ta-vistock'a gideriz."
MüfettiĢle ikisi geri dönerken biz arazide yürümeye baĢladık. GüneĢ Mapleton harasının ardından batmak üzereydi. Önümüzdeki geniĢ ova, akĢam güneĢiyle birlikte altın sarısı bir renge bürünmüĢtü. Ama derin düĢüncelere dalmıĢ olan dostum bu muhteĢem manzaranın farkında değildi elbette.
"ġu yoldan gidiyoruz Watson," dedi sonunda. "ġu an için, John Straker'ı kim öldürdü sorusunu bir yana bırakıp atı bulmalıyız. ġimdi, hayvanın cinayet sırasında veya sonrasında kaçtığını göz önüne alırsak, esas soru Ģu: nereye gitti? Atlar sosyal hayvanlardır. Kendi baĢına kaldığında içgüdüleri onu King's Pyland'e ya da Mapleton'a geri döndürmüĢ olmalı. Eğer ovada dolaĢıyor olsaydı Ģimdiye kesin görülmüĢ olurdu. Çingeneler onu neden kaçırsın ki? Bu insanlar
belanın adını duyduklarında sıvıĢacak delik ararlar. BaĢları polisle derde girsin istemezler. Hem böyle bir atı satamazlar da. Risk büyük; getiriĢi hiç yok; buraya kadarı kesin."
"Nerede o zaman?"
"King's Pyland'e veya Mapleton'a gitmiĢ olması gerektiğini söylemiĢtim. King's Pyland'de olmadığına göre Mapleton'da olmalı. Hipotez olarak bunu alalım; bakalım bizi nereye götürecek. Ovanın bu kısmı, MüfettiĢin de dediği gibi sert ve kuru. A-ma Ģu ileride gördüğün büyük çukur, Pazartesi gecesi suyla dolmuĢtur. Eğer buraya kadar her Ģey doğruysa at oradan geçmiĢ olmalı. Bu durumda izleri arayacağımız yer orası."
Yürürken konuĢmaya devam ettik ve birkaç dakika içinde söz konusu çukura vardık. Holmes'un isteği üzerine ikiye ayrıldık. Ben sağa, o da sola yöneldi. Ama elli adım gitmemiĢtim ki Holmes bağırarak gelmemi iĢaret etti. Önündeki yumuĢak toprakta atın izleri uzanıyordu ve izler cebindeki nala da uyuyordu.
"ĠĢte hayal gücünün önemi," dedi Holmes. "Gregory'de olmayan da bu. Biz olanlan hayal etmeye çalıĢtık, buna göre hareket ettik ve sonunda haklı olduğumuzu gördük. Devam edelim."
Çamurlu zemini geçerek kuru ve sert çimenlikli bir yere geldik. Zemin yine eğim kazanınca izleri yeniden yakaladık. Sonra yarım mil boyunca izler görülmez oldu ama Mapleton'a yakın bir noktada tekrar ortaya çıktı. Onları ilk gören Holmes oldu ve gururla durup bana gösterdi. Atın izleri yanında bir de insan izi vardı.
"Demek at baĢlangıçta yalnızmıĢ," diye atıldım.
"Kesinlikle. BaĢlangıçta yalnızmıĢ. ġuna bak! Bu da ne."
Bu çifte iz tamamen dönüp King's Pyland'e yöneliyordu. Holmes keyifle ıslık çaldı ve biz yine izlerin peĢine düĢtük. Holmes'un gözleri izlere dikiliydi ama ben bir an yana baktığımda aynı izlerin ters yönde geri geldiğini fark ettim hayretle.
"Bravo sana Watson," dedi Holmes, ben izleri iĢaret edince. "Bizi uzun bir yürüyüĢten kurtardın. Hadi bu yeni izleri takip edelim."
22
Fazla gitmemize gerek kalmadı zaten. Ġzler Mapleton ahırlarının kapısına giden asfalt yolda bitiyordu. Kapıya iyice yaklaĢmıĢtık ki seyislerden biri içeriden fırladı.
"Burada serserilere yer yok," diyerek önümüze çıktı.
"Sadece tek bir soru sormak istiyorum," dedi Holmes, elini yelek cebine sokarak. "Bay Silas Brown'u yarın sabah beĢte görmeye gelsem çok mu erken olur?"
"Ah! Bakın o saatte ayakta olacak birisi varsa o da Bay Brown'dir. Her zaman ilk kalkan odur. Ama bakın, zaten kendisi de geliyor. Sorularınıza bizzat cevap verecektir. Aman beyefendi ne yapıyorsunuz? Paranıza dokunduğumu görürse bu benim sonum olur. Belki sonra."
Sherlock Holmes cebinden çıkardığı parayı cebine koymuĢtu ki, elinde bir avcı kamçısıyla, kızgın bakıĢlı, yaĢlıca bir adam çıkageldi.
"Ne oluyor Dawson?" diye bağırdı. "Sana dedikodu yok demedim mi? Hadi iĢinin baĢına! Ya siz? Sizin ne iĢiniz var burada?"
"Sizinle sadece on dakikalığına bir Ģey konuĢmak istiyorum sevgili beyefendi," dedi Holmes, en Ģirin sesiyle.
"Serserilerle konuĢmaya vaktim yok benim. Burada yabancı istemiyoruz. Ya Ģimdi defolursunuz, ya da köpeğim size yolu gösterir."
Holmes öne eğilerek antrenörün kulağına bir Ģeyler fısıldadı. Adam bunun üzerine Ģiddetle irkilerek kapıya koĢtu.
"Yalan bu!" diye bağırıyordu. "Korkunç bir yalan!"
"Pekâlâ. Burada herkesin önünde mi tartıĢalım, yoksa odanıza mı geçelim?"
"Ah, dilerseniz içeriye girelim."
Holmes gülümsedi. "Seni sadece birkaç dakika bekleteceğim Watson," dedi. "Pekâlâ Bay Brown, emrinizdeyim."
Holmes ve antrenör yirmi dakika sonra dıĢarı çıktığında hava da yavaĢ yavaĢ kararmaya baĢlamıĢtı. Bu kadar kısa bir sürede Silas Brown'da değiĢim inanılmazdı. Beti benzi atmıĢ, ahunda ter damlacıkları belirmiĢ, elindeki kamçı, rüzgârdaki bir dal gibi titrer olmuĢtu. Bütün o zorba, kendinden emin tavırları
23
gitmiĢ, bir köpek gibi dostumun peĢinden gider olmuĢtu.
"Talimatlarınız yerine getirilecektir. Hem de eksiksiz olarak," dedi.
"Hata olmasın," dedi Holmes, çevresine bakınarak. Antrenör, Holmes'un gözündeki tehdit dolu ifadeyi görünce iyice sindi.
"Hayır efendim, hayır. Hiç hata olmayacak. Burada olacaktır. Öncelikle değiĢtireyim mi peki?"
Holmes bir süre düĢündükten sonra kahkahayı patlattı. "Hayır, hayır, değiĢtirmeyin," dedi. "Ben size yazarım. Numara yapmak yok; anlaĢtık mı? Yoksa..."
"Bana güvenebilirsiniz efendim, hem de sonuna kadar."
"Ben de öyle düĢünüyorum. Neyse, yarın benden haber alırsınız artık," dedi Holmes. Sonra da topukları üstünde döndü ve ona uzanan titrek eli görmezden gelerek King's Pyland'e yöneldi.
"Hem zorbalık, hem korkaklık, hem de sinsiliğin böyle mükemmel bir karıĢımım Silas Brown'dan baĢkasında zor görürsün," diye söze girdi Holmes dönüĢ yolunda.
"At onda demek."
"Kabadayılık taslamaya çalıĢtı ama o sabah yaptıklarını öyle ayrıntısıyla anlattım ki onu izlediğimi sandı. Ġzlerin arasındaki garip, köĢeli ayak uçlarını sen de fark etmiĢsindir. Brown'un çizmelerine tamı tamına uyuyorlardı. Ve düĢünürsen, bunu ondan baĢkası yapmaya cesaret edemezdi zaten. Her zaman ilk kalkan o olduğu için düzlükte dolaĢan atı da ilk o görmüĢtür herhalde. Merak edip yanına gittiğinde, ata ismini veren alındaki o lekeyi hayretle fark etmiĢ olmalı. Bütün parasını yatırdığı atı geçebilecek olan tek hayvanı görmek onun için büyük bir Ģanstı. Sonra ilk aklına gelen, atı King's Pyland'e geri götürmek olmuĢsa da Ģeytana uyup yarıĢ bitene kadar Maple ton'da saklamanın bir yolunu bulmuĢtu. îĢte her Ģeyi en ufak ayrıntısına kadar anlatınca direnmeyi bırakıp postunu kurtarmaya çalıĢtı."
"Ama onların ahırları da aranmıĢtı."
"Onun gibi yaĢlı bir kurttane numaralar vardır, bir bilsen."
24
"Peki ama atı onun elinin altında bırakmak tehlikeli değil mi? Ata zarar vermek için her türlü sebebi var."
"Sevgili dostum, ona gözü gibi bakacaktır. Atın kılma bile zarar vermeyecek. Çünkü bu tek Ģansı."
"Albay Ross'un bu durumda pek merhamet göstereceğini sanmam."
"ĠĢi Albay Ross'a bırakacak değilim. Her Ģeyi kendi yöntemlerimle çözüp, Albay'a sadece gerekli olan kadarını söyleyeceğim. Resmi olmamanın avantajı da burada. Sen de fark ettin mi bilmem, ama Albayın tavırları bana fazlasıyla alaycı geldi. ġimdi eğlenme sırası bende. Sakın ona attan bahsetme."
"Elbette; sen istemediğin sürece tek kelime söylemem."
"Ve bütün bunlar, John Straker cinayeti yanında hiç kalır tabii."
"Ve sen de asıl buna eğileceksin, değil mi?"
"Tam tersine, bu geceki trenle Londra'ya döneceğiz."
Dostumun bu sözleri üzerine yıldırım çarpmıĢa dönmüĢtüm. Devonshire'a geleli birkaç saat olmuĢtu ve böyle baĢarılı giden bir araĢtırmadan vazgeçmesi oldukça garipti. Ama antrenörün evine gidene kadar ağzından tek bir kelime daha alamadım. Albay ve MüfettiĢ, salonda bizi bekliyorlardı.
"Dostum ve ben gece ekspresiyle dönüyoruz," dedi Holmes. "Dartmoor'un temiz havasını aldığımız iyi oldu."
MüfettiĢ gözlerini açtı ve Albay dudak büktü.
"Demek zavallı Straker'ın katilini bulamayacağınızı düĢünüyorsunuz," dedi Albay Ross.
Holmes omuz silkti. "Önümüzde ciddi engeller var," dedi. "Ama atınızın Salıya kadar geri döneceğinden eminim. O yüzden jokeyinizi hazır tutun. Son bir Ģey daha: Bay John Straker'ın bir fotoğrafını alabilir miyim?"
MüfettiĢ, zarftan bir tane çıkararak uzattı.
"Sevgili Gregory, neye ihtiyacım olduğunu hep tahmin ediyorsun. Eğer biraz beklersen, gidip hizmetçi kıza bir soru sormak istiyorum."
"Londralı danıĢmanımızın beni hayal kırıklığına uğrattığını
25
söylemeliyim," dedi Albay Ross, dostum odadan çıktıktan sonra. "Bulunduğumuz noktadan bir adım ileri gidemedik."
"En azından atınızın koĢabileceğini temin etti ama," dedim.
"Evet teminat verdi," dedi Albay Ross, omuzlarını silke-rek. "Ama atımı vermesini tercih ederdim."
Tam dostumu korumak için bir Ģeyler söyleyecektim ki, kendisi içeri girdi.
"ġimdi beyler," dedi, "Tavistock'a gitmeye hazırım."
Arabaya bindiğimizde yamaklardan biri bizim için kapıyı tuttu. O anda Holmes'un aklına ani bir fikir gelmiĢ olmalıydı ki, eğilip yamağın omzuna dokundu.
"Padokta koyunlarınız var galiba," dedi. "Onlara kim bakıyor?"
"Ben bakıyorum efendim."
"Son zamanlarda bir gariplik fark ettin mi?"
"Pek değil efendim. Ama üçü topallamaya baĢladı."
Holmes'un son derece keyiflendiğini gördüm. Kıkırdamaya, ellerini ovuĢturmaya baĢlamıĢtı.
"Tam isabet Watson, turnayı gözünden vurduk," dedi, kolumu sıkarak. "Gregory, koyunların arasında çıkan bu salgına dikkat etmeni öneririm. Arabacı! Gidelim!"
Albay Ross, dostuma karĢı hissettiği güvensizliği belli eden bir bakıĢla duruyordu, ama MüfettiĢin yüzü merakla doluydu.
"Bunun önemli olduğunu mu düĢünüyorsunuz?" diye sordu.
"Hem de çok."
"Özellikle dikkatimi çekmek istediğiniz bir nokta var mı?"
"Köpeğin o geceki garip davranıĢları."
"Ama köpek o gece bir Ģey yapmamıĢ ki."
"Garip olan da bu ya," dedi Sherlock Holmes.
Dört gün sonra, Holmes'la ben Winchester'daki Wessex Kupası'nı izlemek için yola çıktık. Albay Ross bizi istasyonda karĢıladı ve arabasıyla Ģehrin dıĢındaki yarıĢlara götürdü. Yüzünde endiĢeli bir ifade vardı ve son derece soğuk davranıyordu.
26
"Atımı hâlâ göremedim," dedi.
"Peki onu görseniz hemen tanır mıydınız?" diye sordu Holmes.
Albay sinirlenmiĢti. "Yirmi yıldır bu iĢin içindeyim ve Ģimdiye kadar hiç böyle bir soruyla karĢılaĢmadım," dedi. "Beyaz alnı ve benekli ön ayaklarıyla GümüĢ ġimĢek'i bir çocuk bile tanır."
"Bahisler ne durumda?"
"ĠĢin garip kısmı da burada. Düne kadar bire on beĢ veriyordu ama Ģimdi o kadar düĢtü ki, bire üç vermesi bile zor."
"Hm! Birileri bir Ģeyler biliyor; bu kesin."
Araba hipodromun önünde durduğunda giriĢ kartına baktım.
WESSEX TABELASI Dört ve beĢ yaĢ üstü. Yeni yarıĢ (2700 metre).
1. Bay Heath'in "The Negro"su. (Kırmızı kep. Bordo ceket.)
2. Albay Wardlaw'un "Pugilisf'i. (Pembe kep. Mavi-siyah ceket.)
3. Lord Backwater'in "Desborough"u. (Sarı kep ve ceket.)
4. Albay Ross'un "GümüĢ ġimĢek'l. (Siyah kep. Kırmızı ceket.)
5. Balmoral Dükünün "Ġris"i. (Sarı, siyah çizgili kep ve ceket.)
6. Lord Singleford'un "Raspef'i. (Mor kep. Siyah ceket.)
"Ekürimizi bırakıp bütün umutlarımızı sizin sözünüze bağlamıĢtık," dedi Albay. "O da ne? GümüĢ ġimĢek favori mi?"
"GümüĢ ġimĢek'e beĢe dört!" diye bir ses geldi. "GümüĢ ġimĢek'e beĢe dört! Desborough'a karĢı beĢe on beĢ! BeĢe dört ganyan!"
"Bakın katılanları gösteriyorlar," diye atıldım. "Altısı da orada."
"Altısı da mı? O zaman benim atım da koĢuyor," diye bağırdı Albay büyük heyecanla. "Ama onu göremiyorum. Bizim renkler geçmedi."
"BeĢi geçti. Bu sizinki olmalı."
27
Ben bunları söylemiĢtim ki, tartı bölümünden iri yapılı doru bir at çıkarak önümüzden geçti. Sırtında Albayın kırmızı- siyah renklerini taĢıyordu.
"Bu benim atim değil," diye bağırdı Albay. "Bu hayvanın vücudunda tek bir beyaz kıl bile yok. Ona ne yaptınız Bay Holmes?"
"Onu bırakın; bakalım ne yapacak," dedi dostum istifini bozmadan. Sonra da dürbünümden yarıĢı izlemeye koyuldu. "MuhteĢem! Mükemmel bir çıkıĢ!" diye bağırdı aniden. "ĠĢte geliyorlar! KöĢeyi dönecekler."
Bulunduğumuz yerden atlan çok iyi görebiliyorduk. Altı at bir süre baĢa baĢ gitti ama yarısına doğru Mapleton ahırlarının sarı rengi ileri fırladı. YarıĢın sonuna doğru, Albayın atı, Desbo-rough'un sprintini bastırıp altı boy da fark attı. Balmoral Dükünün Ġris'i ise ancak üçüncü olabildi.
"Öyle ya da böyle, bu benim yarıĢım," dedi Albay, ĢaĢkınlıktan soluyarak. "Ġtiraf etmeliyim ki iĢin içinden bir türlü çıkamıyorum. Bu sırrı yeteri kadar saklamadınız mı Bay Holmes?"
"Ah tabii Albay, her Ģeyi öğreneceksiniz. Ama önce gidip a-ta bir göz atalım. Bakın, iĢte Ģurada," dedi tartı bölümüne girerken. "Yapmanız gereken tek Ģey yüzünü ve bacaklarını biraz alkolle silmek. O zaman eski GümüĢ ġimĢek'inize kavuĢursunuz."
"Beni hayretler içinde bırakıyorsunuz!"
"Onu bir sahtekârın elinden alıp özgürlüğüne kavuĢturdum."
"Sevgili beyefendi, harikalar yaratıyorsunuz. At çok iyi görünüyor. Daha önce hiç böyle koĢmamıĢtı. Hakkınızda Ģüpheye kapıldığım için binlerce kez özür dilerim. Atımı geri alarak büyük bir hizmette bulundunuz. John Straker'ın katilini de bulursanız harika olacak."
"Ben de öyle yaptım zaten," dedi Holmes sakince.
Albay ve ben hayretle baktık. "Onu buldun mu? Neredey-miĢ?"
"Burada."
"Burada mı? Nerede peki?"
"ġu anda yanımda."
28
Albay öfkeden kıpkırmızı kesildi. "Size karĢı borçlu olduğumu biliyorum Bay Holmes," dedi, "ama Ģu söyledikleriniz ya çok kötü bir Ģaka, ya da büyük bir iftira."
Sherlock Holmes güldü. "Emin olun, sizin cinayetle ilginiz olduğunu söylemek istemedim Albay," dedi. "Gerçek katil tam arkanızda duruyor." Ġleri çıkıp atın boynunu tuttu.
"At mı?" diye bağırdık ikimiz de.
"Evet, ta kendisi. Kendini korumak için yaptığını söylersem suçu hafiflemiĢ olacaktır. John Straker'a güvenmekle hata etmiĢsiniz Albay. Ama Ģimdilik boĢ verelim. Zaten zil çalıyor. Gidip kazandıklarımı almak istiyorum. Ayrıntılı hikâyeyi daha uygun bir zamanda anlatırım."
O akĢam Londra'ya dönüĢ yolu Albay Ross ve bana çok kısa geldi. Pazartesi gecesi Dartmoor ahırlarında olanları dinlerken zaman nasıl geçti anlayamadık.
"Ġtiraf etmeliyim ki," diye söze baĢladı Holmes, "gazetelerden yola çıkarak oluĢturduğum teoriler tamamen yanıltıcıydı. Ama ta baĢından beri, gerçeği gizleyen önemli ayrıntılar olduğundan emindim. Devonshire'a giderken Fitzroy Simpson'un suçlu olduğunu düĢünüyordum, ama bir yandan da aleyhine delillerin yetersiz olduğunun farkındaydım. O akĢam getirilen baharatlı yemeğin önemini, ancak antrenörün evine giderken kavrayabildim. Yolda ne kadar sessiz ve düĢünceli olduğumu hatırlarsınız. Böyle açık bir ipucunu nasıl oldu da gözden kaçırdım, ona hayret ediyordum."
"Ben hâlâ hiçbir Ģey anlayamadım," dedi Albay.
"Bu, zincirin ilk halkasıydı. Toz afyonun kendine özgü bir tadı vardır. Rahatsız edici değildir, ama fark etmemek de imkansızdır. Herhangi bir yemeğe katıldığında kolaylıkla tespit edilebilir. DüĢünürseniz, bu tadı bastırmak için en iyi yöntem baharat olurdu elbette. ġu yabancı, Fitzroy Simpson, o akĢamki yemeğe baharat katılmasını sağlamıĢ olamaz. Bu inanılmaz bir tesadüf olurdu. Böylece Simpson elenmiĢ oluyor; dikkatlerimiz
29
Straker ve karısına, yani o akĢamki yemeğe karar vermiĢ olabilecek iki kiĢiye yöneliyordu. Ayrıca afyon, diğerlerine yemekleri verildikten sonra, nöbetçinin yemeğine katılmıĢtı. Hizmetçi görmeden o ilacı yemeğe katan kim olabilirdi?
"O sorunun cevabı üzerinde düĢünmeden önce köpeğin sessizliği dikkatimi çekmiĢti. Bir halka diğerini takip ediyordu. Simpson olayından, ahırda bir köpek bulunduğunu anlamıĢtım. Birinin içeri girip atı almıĢ olmasına rağmen hiç havlamamıĢtı. Gece yarısı gelen ziyaretçinin, köpeğin tanıdığı biri olduğu belliydi.
"John Straker'ın gecenin köründe ahırlara gidip GümüĢ ġimĢek'i dıĢarı çıkardığından emindim artık. Peki ama ne içindi? Niyetinin hiç de iyi olmadığı kesindi; yoksa neden seyisi uyutsun ki? Aslını isterseniz hâlâ neden olduğunu bilemiyordum. Antrenörlerin, kendi atlarının dıĢındaki bir ata büyük paralar yatırıp, sonra da lüleyle atlarım yarıĢ dıĢı bıraktıkları daha önceden de olmuĢtu. Bazen bunu yarıĢta hallederler, bazense daha ince ve kesin yollar denerler. Peki bu sefer ne olmuĢtu? Cesedin cebinden çıkacakların bir fikir edinmemde yardımcı olmasını umuyordum.
"Ve gerçekten yardımcı oldu da. Ölü adamın elinde bulunan o garip bıçağı hatırlarsınız herhalde; aklı baĢında hiç kimse yanında öyle bir bıçak taĢımaz. Dr. Watson'un da söylediği gibi, cerrahide çok ince iĢlemler için kullanılan bir alettir o. Ve o gece de ince bir iĢ için kullanılacaktı. Siz de tecrübelerinizden bilirsiniz Albay Ross, tendonlarına atılacak ufak bir bıçak darbesiyle, atı, hem de hiç iz bırakmadan sakat bırakmak mümkündür. Böyle bir durumda atta sadece ufak bir aksama görülecek ama aĢın çalıĢmaktan ve romatizmadan kaynaklandığı düĢünülerek pek üzerinde durulmayacaktır."
"Alçak! Hain!" diye bağırdı Albay.
"Böylece John Straker'in atı neden düzlüğe götürdüğünü anlamıĢ oluyordum. Öyle hassas bir hayvan, bıçağın ucunu hissettiği anda bütün harayı ayağa kaldırabilirdi. Bu iĢi uzaklarda yapmak gerektiği kesindi."
30
"Ne kadar körmüĢüm!" diye atıldı Albay. "Demek bu yüzden muma ihtiyaç duymuĢ ve kibrit yakmıĢtı."
"Kesinlikle. Ama ona ait olan eĢyaları incelediğimde sadece suçun iĢleniĢ biçimini değil, sebeplerini de öğrenmiĢ oldum. Dünya iĢlerinden anlayan biri olarak siz de bilirsiniz ki Albay, insanlar ceplerinde baĢkalarının faturalarını taĢımazlar. Bizim zaten kendi iĢlerimizi halletmekten, baĢkasına zamanımız kalmaz. O anda Straker'ın farklı bir hayat sürdüğünü ve ikinci bir adresi daha olduğunu anladım. Faturaya bakılırsa iĢin içinde bir de kadın vardı; hem de pahalı zevkleri olan biri. ÇalıĢanlarınıza karĢı ne kadar cömert olursanız olun, kadınlara yirmi sterlinlik elbiseler almasını beklemezsiniz herhalde. Bayan Straker'ın o Ģapkayı hiç görmediğinden emin olunca Ģapkacının adresini not alıp Straker'ın fotoğrafıyla bir ziyarette bulunmanın iĢe yarayacağını düĢündüm. Bu esrarengiz Derbyshire'ın kim olduğunu ancak o zaman anlayabilirdim.
"Neyse, o andan itibaren her Ģey açıktı. Straker, atı, ıĢığın etraftan görülmeyeceği çukura götürmüĢtü. Simpson kaçarken kravatını düĢürmüĢ, Straker da almıĢtı. Herhalde atın bacağını onunla sarabileceğim düĢünmüĢtü. Çukura vardığında atın arkasına geçip kibriti yaktı; ama hayvan bu ani ıĢık yüzünden ürküp, hayvanlara özgü içgüdüleriyle kötü bir Ģeylerin döndüğünü anlayarak huzursuzlandı. Bunun üzerine çifte atarak, çelik nallarını Straker'ın alnında patlattı. Straker, yağmura rağmen, daha rahat çalıĢabilmek için paltosunu çıkarmıĢtı; bu yüzden, düĢtüğünde de bıçağı baldırına saplandı. Buraya kadar her Ģey açık mı?"
"Mükemmel!" diye bağırdı Albay. "Mükemmel! Sanki ora-daymıĢsınız gibi anlatıyorsunuz!"
"Ama itiraf etmeliyim ki, son darbem biraz uzun sürdü. Straker gibi kurnaz bir adamın, bu tendon kesme iĢini daha önceden pratik yapmadan denemeyeceğini düĢünüyordum. Peki a-ma ne üzerinde deneme yapabilirdi? Haradaki koyunlar dikkatimi çekti ve sorduğum soruya aldığım cevap, tahminimin doğru olduğunu ortaya çıkardı.
31
"Londra'ya döndüğümde Ģapkacıya uğradım. Adam Stra-ker'ı hemen tanıdı, ama Derbyshire adında iyi bir müĢterisi olarak. Ayrıca pahalı elbiselere düĢkün çok güzel bir karısının da olduğunu ekledi. Straker'ın bu kadın yüzünden boğazına kadar borca battığından ve bu korkunç planı yaptığından eminim."
"Tek Ģey dıĢmda her Ģeyi açıkladınız," diye bağırdı Albay. "At neredeydi?"
"O mu? Zavallı hayvan kaçıp bir komĢunuza sığınmıĢ. Bu noktada bazı Ģeyleri göz ardı etmemiz gerektiğine inanıyorum. Yanılmıyorsam Ģimdi Clapham Makası'na giriyoruz; on dakikaya kalmaz Victoria'da oluruz. Eğer daireme kadar gelip bir puro içerseniz Albay, ilginizi çekecek diğer ayrıntıları da anlatabilirim."
SARI SURAT
32
Dostumun kendine özgü yeteneklerinin sergilendiği, çoğu zaman seyirci kaldığımız, ama bazen de oyuncu olarak rol aldığımız bu kısa hikâyeleri yazarken, baĢarısızlıklarından çok, baĢarılarını seçmiĢ olmamdan daha doğal bir Ģey olamaz. Ama bunun asıl sebebi Holmes'un ününe ün katmak değil elbette; çünkü baĢarısızlığa uğradığı yerde baĢkaları da genellikle olayı çözüme kavuĢturamaz ve sizin de bildiğiniz gibi, Holmes'un aklını kaçırmak üzere olduğunu düĢündüğümüz zamanlar - ki bu durumlarda belki de onu bazen yanlıĢ anlayabiliyoruz - gerçekte enerjisinin ve yeteneklerinin doruk noktasına çıktığı anlar olurdu. Her neyse, o baĢarısızlığa uğrasa da gerçeğin öyle ya da böyle ortaya çıktığı da olmuĢtur. Notlarım arasında, Musgrave Töreni de dahil, buna benzer beĢ-altı hikâye var. Ama Ģimdi anlatacaklarım, aralarından seçilmiĢ en ilginç iki vaka.
Sherlock Holmes, sırf antrenman yapmıĢ olmak için antrenman yapacak bir adam değildi. Herhalde onun gibi kas gücüne sahip çok az adam vardır ve kilosunda gördüğüm en iyi boksörlerden biriydi; ama hiçbir zaman amaçsız egzersizlere iyi gözle bakmamıĢ ve iĢi dıĢında hareketlerden hep kaçınmıĢtır. Bildiğiniz gibi, iz üstündeyken bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji gösterirdi, ama bunlara sağlıklı yaĢamak için yapılan düzenli egzersiz gözüyle bakmak yanlıĢ olur; çünkü o hiçbir zaman yediklerine dikkat etmezdi ve alıĢkanlıkları da çok sadeydi. Ara sıra kokain kullanması dıĢında baĢka kötü alıĢkanlığı yoktu. Zaten kokaini de, vakalar seyrek geldiğinde ve gazeteler ilgisini çekmediğinde, varoluĢun sıradanlığından kurtulabilmek için kullanırdı.
35
Bir bahar günü, keyfi yerinde olduğu için olacak, benimle parkta yürümeyi kabul etti. Karaağaçlar filiz vermeye baĢlamıĢ, kestane tomurcukları yaprakların arasından çıkmıĢtı. Ġki saat boyunca, birbirini çok yakından tanıyan iki insana özgü bir Ģekilde, çoğunlukla sessiz kalarak dolaĢtık parkta. Sonunda Baker Sokağı'na döndüğümüzde saat beĢe geliyordu.
"Affedersiniz Bay Holmes," dedi uĢağımız, kapıyı açarken. "Bir beyefendi sizi sordu."
Holmes bana sitemle bakarak, "Bundan sonra öğleden sonrası yürüyüĢleri yok!" dedi. "ġu beyefendi gitti herhalde."
"Evet efendim."
"Onu içeri almadınız mı?"
"Kendisi içeri girdi."
"Ne kadar bekledi peki?"
"Yarım saat kadar, efendim. Ama çok huzursuzdu. Beklerken odayı arĢınlayıp durdu. Ben dıĢarıda olduğum için onu duyabiliyordum efendim. Sonunda koridora çıkıp, 'Bu adamın geleceği yok galiba,' diye bağırdı. Aynen böyle söyledi efendim. 'Biraz daha bekleĢeniz,' dedim; 'O zaman açık havaya çıkayım, yoksa boğulacak gibi oluyorum,' diye cevap verdi ve 'Biraz sonra gelirim,' diye de ekledi. Ardından da kalkıp dıĢarı çıktı. Ne kadar uğraĢırsam uğraĢayım onu durduramadım."
"Neyse, elinden geleni yapmıĢsın," dedi Holmes, odaya girerken. "Ama bu iĢe camm fena halde sıkıldı Watson. Zaten acilen bir vakaya ihtiyacım vardı; adamın sabırsızlığından meselenin önemli olduğu anlaĢılıyor. ġuna bakın! Masadaki senin pipon değil. Adam unutmuĢ olmalı. Hm! Tütüncülerin amber dediği uzun saplı güzel bir parça. Bu amberlerden Londra'da kaç kiĢide kaldı acaba? Ġnsan çok değer verdiği piposunu unutuyorsa aklı epeyce karıĢık demektir."
"Çok değer verdiğini nasıl anladın?" diye sordum.
"Bir kere, bu pipo olsa olsa yedi Ģilin eder. Ama senin de görebildiğin gibi iki kez tamir edilmiĢ; bir kez ahĢap kısmı, bir kez de amberi. GümüĢ Ģeritlerle yapılan bu tamirler piponun fiyatının çok üstünde olmalı. Aynı paraya yenisini alabilecekken
36
tamir ettirmesi pipoya ne kadar değer verdiğini gösteriyor."
"Peki baĢka bir Ģey görebiliyor musun?" diye sordum. Çünkü Holmes pipoyu elinde evirip çevirmeye, her zamanki dikkatli bakıĢlarıyla incelemeye baĢlamıĢtı.
Pipoyu havaya kaldırıp, bir kemik hakkında ders veren bir profesör gibi gösterdi bana.
"Pipolar her zaman önemlidir," dedi. "Saatler ve ayakkabı bağcıkları gibi kendine özgü özellikleri vardır. Ama bundaki iĢaretler ne çok dikkat çekici, ne de bilhassa bir öneme sahip. Piponun sahibi! belli ki sağlam yapılı, solak, son derece düzgün diĢlere sahip, kaygısız ve hali vakti yerinde."
Her ne kadar kendi kendine konuĢuyormuĢ gibi görünüyorsa da, bir yandan göz ucuyla, takip edip etmediğimi kontrol ettiğinden emindim.
"Yedi Ģilinlik piposu olan bir adamın hali vakti yerinde mi olur diyorsun?" diye sordum.
"Tütün, pahalı Grosvenor harmanı," diye cevap verdi Holmes, eline biraz dökerek. "Yarı fiyatına bile mükemmel bir tütün alabilecekken bunu kullanması pek tasarruf yapma gereği duymadığını gösteriyor. "BaĢka?"
"Piposunu lambalardan ve havagazı musluklarından yakma alıĢkanlığı var. Bak, bir tarafı yanmıĢ. Bunu bir kibrit yapmıĢ olamaz elbette. Kibriti neden piponun yanında tutsun ki? Lambadan yakarsan ucunu yakmaktan da kurtulamazsın. Ve bu izler de piponun sağında. ĠĢte buradan adamın solak olduğunu çıkarabiliyorum. Sen de piponu lambadan yakmaya çalıĢırsan, sağ elini kullanan biri olarak sol tarafı tutarsın aleve. Belki birkaç kere tersini de yaparsın ama bunlar istisna olur. Bir de amber ağızlığı ısırıp durmuĢ. Yapılı, enerjik bir adam olmalı ve diĢleri de sağlam olmalı. Ama merdivenlerdeki seslerden anladığım kadarıyla kendisi de geliyor zaten. Bu durumda pipodan baĢka inceleyecek çok daha iyi Ģeylerimiz olacak."
Kısa bir süre sonra kapımız açıldı ve içeri uzun boylu, genç bir adam girdi. Üstünde sade ama Ģık, gri bir takım vardı.
37
Otuzlarında gösteriyordu; olsa olsa birkaç yaĢ daha gençti.
"Özür dilerim," dedi biraz sıkılganlıkla, "kapıyı çalsam iyi olurdu. Hatta kesinlikle çalmam gerekirdi. Gerçek Ģu ki, biraz sarsılmıĢ durumdayım; lütfen mazur görün." Elini alnına götürdü ve bir sandalyeye çöktü.
"Birkaç gecedir uyumadığınız belli," dedi Holmes, her zamanki rahat ve sıcak tavrıyla. "Bu da insanın sinirlerini gerebilir. Pekâlâ, size nasıl yardımcı olabilirim?"
"Tavsiyenize ihtiyacım var beyefendi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Hayatım paramparça olmak üzere."
"Bir dedektife mi ihtiyacınız var?"
"Hayır sadece bu değil. Sağgörülü, tecrübeli bir insan olarak fikrinizi almak istiyorum. Ne yapmam gerektiğini bilmeliyim. Umarım bana yardımcı olabilirsiniz."
Öyle kesik kesik konuĢuyordu ki, bunun ona acı verdiği
belliydi.
"Bu çok hassas bir mesele," dedi. "Ġnsan özel hayatını yabancılara anlatmaktan hoĢlanmaz. Karımın, tanımadığım iki adamla iliĢkisini sizin önünüzde konuĢmak öyle utanç verici ki... Bu korkunç. Ama artık dayanamayacağım. Yardım almak
zorundayım."
"Sevgili Bay Grant Munro..." diye araya girdi Holmes.
Bunun üzerine ziyaretçimiz oturduğu yerden ayağa fırladı. "Ne!" diye bağırdı. "Ġsmimi biliyor musunuz?"
"Eğer tanınmak istemiyorsanız," dedi Holmes gülümseyerek, "Ģapkanızda yazılı isminizi çıkarsanız daha iyi olur. Neyse, bırakalım bunları. Bakın beyefendi, bu odada öyle çok garip sırlar dinledik ve öyle çok insanın dertlerini çözdük ki, size de yardımcı olmamamız için bir sebep yok. ġimdi lütfen, daha fazla gecikmeden her Ģeyi anlatmaya baĢlayın."
Misafirimiz yeniden elini amma götürdü. Tavırlarından ve mimiklerinden anlayabildiğim kadarıyla, yaralarını göstermekten çok saklamayı tercih edecek, gururlu ve ağırbaĢlı bir adamdı. Ama sonra, eliyle endiĢelerini baĢından atmak istermiĢ gibi bir hareket yaptı ve anlatmaya baĢladı.
I
"Gerçekler Ģöyle Bay Holmes," dedi. "Üç yıldır evliyim. Evliliğimiz boyunca karım ve ben birbirimize sevgimizi kaybetmeden mutluca yaĢadık. O kadar iyi anlaĢıyorduk ki... Ama Ģimdi, geçen Pazartesiden beri, aramıza bir Ģeyler girdi. Hayatında, bilmediğim bir Ģeyler var. Sokakta yanlarından geçip gittiğim insanlar gibi yabancı düĢtük birbirimize.
"Devam etmeden önce üzerinde durmak istediğim bir Ģey var Bay Holmes. Effie beni seviyor. Bu konuda bir yanlıĢ anlama olmasın lütfen. Bütün kalbi ve ruhuyla seviyor; hem de her zamankinden çok. Bunu biliyorum. Hissedebiliyorum. Ve bu konuda fazla tartıĢmak istemiyorum; bir erkek, bir kadının onu sevdiğini kolaylıkla anlayabilir. ġimdi ise aramızda bir Ģeyler var ve ondan kurtulana kadar da asla eskisi gibi olamayız."
"Siz lütfen anlatmaya devam edin Bay Munro," dedi Holmes, biraz da sabırsızlıkla.
"Öncelikle Effie 'nin geçmiĢi hakkında bildiklerimi anlatayım. Onunla tanıĢtığımda, yirmi beĢ yaĢında genç bir duldu. O zamanki soyadı Hebron'du. Genç yaĢta Amerika'ya gitmiĢ, Atlanta'da yaĢarken, iyi bir avukat olan bu Hebron'la evlenmiĢti. Bir çocukları da olmuĢ, ama bir süre sonra çıkan sarı humma salgını kocasını ve çocuğunu almıĢ. Adamın ölüm belgesini gördüm. Bu olaylar Effie'yi Amerika'dan soğutmuĢ; geri dönüp, Middlesex, Pinner'da, bir halasının yanında yaĢamaya baĢlamıĢ. Kocasının ölümüyle ona yaklaĢık dört bin beĢ yüz sterlin gibi yüklü bir para kalmıĢ. Ġlk karĢılaĢtığımızda sadece altı aydır Pinner'da yaĢıyordu; birbirimizi görür görmez aĢık olduk ve birkaç hafta sonra da evlendik.
"Benim, bir tüccar olarak, yedi sekiz yüz sterlinlik bir gelirim var. Bu durumda Norbury'de yılda seksen sterlin kirayla bir villa tutmakta zorlanmadık. Küçük evimiz, Ģehre yakın olmasına rağmen yerleĢimin az olduğu kırsal bir yerdi. Biraz üstümüzde küçük bir otel ve iki ev, bir de bizim eve bakan bir baĢka villa dıĢında baĢka komĢumuz yoktu. ĠĢim gereği Ģehre sadece bazı mevsimler yoğun bir Ģekilde gidiyordum ve genellikle yazları pek iĢ çıkmadığı için karımla çok güzel günler geçiriyorduk.
39
38
Demek istediğim, üstümüze düĢen bu gölgeye kadar mutluluğumuza diyecek yoktu.
"Devam etmeden önce eklemek istediğim bir Ģey daha var. Evlendikten sonra, karım bütün mal varlığını benim üstüme geçirdi. ĠĢlerim kötü giderse ihtiyacım olabileceğinde ısrar ederek benim isteğim dıĢında yaptı bunu. Neyse, altı hafta kadar önce bir gün, yanıma gelip Ģöyle dedi:
" 'Jack, sen paramı alırken, istediğim zaman istediğim kadarını alabileceğimi söylemiĢtin; hatırlıyor musun?'
" 'Elbette,' dedim. 'Hepsi senin nasıl olsa.'
" 'O zaman yüz sterlin istiyorum,' dedi.
"Bu beni ĢaĢırtmıĢtı. Çünkü sadece yeni bir elbise veya benzeri bir Ģey isteyeceğini sanmıĢtım.
" 'Bu ne için böyle?' diye sordum.
" 'Aman canım,' dedi, 'hani sen benim bankerimdin ve bankerler soru sormazdı?'
" 'Bu konuda ciddiysen, istediğin kadarını alabilirsin,' dedim.
"'Tabii ki ciddiyim.'
" 'Ama ne için istediğini söylemeyeceksin, öyle mi?'
" 'Bir gün belki anlatırım, ama Ģimdi değil Jack.'
"Sorun çıkarmamam gerektiğini, aramızda ilk defa bir sır olduğunu düĢündüm. Ona bir çek yazdım ve olay üstünde daha fazla düĢünmedim. Bundan sonra olanlar ilgisiz olabilir ama anlatmamın doğru olduğunu düĢünüyorum.
"Demin de dediğim gibi evimizin yakınlarında bir köĢk var. Aslında aramızda sadece bir tarla var ama oraya gitmek için yolu geçmek gerekiyor. Yolun hemen yanında ise her zaman dolaĢmaktan hoĢlandığım bir sarıçam koruluğu var. Bahsettiğim köĢk sekiz aydır boĢ duruyordu. Ne zaman önünden geçsem, bu eski tarz verandah, iki katlı güzel binanın ne kadar Ģirin bir yuva olacağını düĢünmüĢümdür.
"Neyse, geçen Pazartesi akĢamı yine yürüyüĢe çıkmıĢtım ki, yoldan bir yük arabasının geldiğini ve köĢkün verandasına da bazı eĢyaların yığılmıĢ olduğunu gördüm. Demek ki ev nihayet tutulmuĢtu. Yeni komĢularımızın nasıl insanlar olduğunu
40
merak edip evin etrafında dolandım. Bir an, evin üst katındaki pencerelerden bir yüzün bana bakmakta olduğunu fark ettim.
"O suratta ne vardı bilmiyorum Bay Holmes, ama içimin ürperdiğini hissettim. Bulunduğum yerden çok iyi göremiyordum ama garip ve uğursuz bir Ģey vardı. Sonra, beni gözleyen kiĢiyi daha yakından görebilmek için ileri çıktım. Ama tam o anda surat aniden kayboldu. Öyle aniydi ki, sanki hızla odanın karanlığına çekilmiĢti. BeĢ dakika durup düĢündüm. Bir erkeğe mi, kadına mı ait olduğunu bilemiyordum. Aradaki mesafe uzaktı. A-ma beni en çok etkileyen Ģeyin, rengi olduğunu fark ettim. Parlak, bembeyaz bir surattı ve garip bir Ģekilde sert ifadeliydi. O kadar rahatsız olmuĢtum ki, gidip bu yeni komĢularımıza yalandan bakmaya karar verdim. Kapıyı çaldığımda, uzun boylu, zayıf ve kaba görünümlü bir kadın açtı.
" 'Ne istiyorsunuz?' diye sordu, kuzeyli aksanıyla. " 'Ben komĢunuzum,' dedim, baĢımla evimizin olduğu yeri iĢaret ederek. 'TaĢındığınızı gördüm ve bir yardıma ihtiyacınız olup olmadığım...'
" 'Hay hay, bir Ģey olursa söyleriz,' dedikten sonra kapıyı yüzüme kapattı. Bu kabalığa sinirlenip eve döndüm, ama bütün gece baĢka Ģeyler düĢünmeye çalıĢsam da, penceredeki o Ģeyi ve kadının kaba davranıĢını bir türlü aklımdan çıkaramadım. Karım hassas bir insan olduğu için ona hiçbir Ģey söylememeye karar verdim. Fakat yatmadan önce, köĢkün tutulduğunu söylemeden edemedim, ama karım buna hiç tepki göstermedi.
"Genelde uykum son derece ağırdır. Hatta ailede hep bir Ģaka konusu olmuĢtur bu. Ne var ki o gece, bu küçük maceranın etkisinden mi değil bilmem, her zamankinden daha hafifti uykum. Gece yarısı uyandım; yarı uykulu halimle odada bir Ģeyler döndüğünü fark ettim. YavaĢ yavaĢ kendime geldiğimde karımın giyinmiĢ, dıĢarı çıkmaya hazırlanmakta olduğunu anladım. Tam ağzımı açıp bir Ģeyler söyleyecektim ki, gözüm karımın mum ıĢığında aydınlanan yüzündeki ifadeye takıldı. Onu hiç böyle görmemiĢtim; göreceğimi de sanmazdım. Ölü gibi solgundu ve hızlı hızlı nefes alıyordu. Mantosunun önünü iliklerken ara sıra
41
yatağa kaçamak bakıĢlar atıyor, çıkardığı seslerin beni uyandırıp uyandırmadığını kontrol ediyordu. Sonunda hâlâ uyuduğumu sanarak sessizce çıktı odadan. Kısa bir süre sonra da, sadece ön kapıdan gelebilecek bir gıcırtı duydum. Yatakta oturup düĢündüm. Ardından yastığın altından saatimi alıp baktım: sabahın üçüydü. Sabahın üçünde karımı dıĢarı çıkaran ne olabilirdi?
"Yirmi dakika kadar oturup olanları anlamaya çalıĢtım. A-ma düĢündükçe daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Bir süre sonra ön kapı sessizce kapatıldı ve merdivenlerde karımın ayak seslerini duydum.
" 'Tanrı aĢkına Effie! Neredeydin?' diye sordum içeri girdiğinde.
"Sesimi duyunca Ģiddetle irkildi ve bir çığlık attı. Ama bu çığlık ve ĢaĢkınlık beni iyice dertlendirdi, çünkü anlaĢılmaz bir suçluluk vardı bu seste. Karım bana karĢı her zaman açık ve dürüst olmuĢtur. Ama Ģimdi kendi odasına gizlice giriyor, kocasının sözleri üzerine çığlık atıp ağlamaya baĢlıyordu.
" 'Uyanık miydin Jack?' diye sordu; ardından da asabi bir kahkaha attı. 'Ben de hiçbir Ģeyin seni uyandıramayacağım sanırdım.'
" 'Neredeydin?' diye sordum, bu kez sertçe.
" 'ġaĢırmıĢ olman doğal,' dedi. Mantosunu çıkarırken parmaklarının titrediğini görebiliyordum. 'Daha önce hayatım boyunca böyle bir Ģey yaptığımı hatırlamıyorum. Gerçek Ģu ki gece kalktığımda bir an kendimi boğulacak gibi hissettim ve biraz temiz hava almaya çıktım. Herhalde çıkmasam bayılır kalırdım. Kapının önünde birkaç dakika durmak iyi geldi.'
"Bunları anlatırken bana bir kez olsun bakmadı; sesinde de garip bir ton vardı. Yalan söylediğini anlamıĢtım. Bir Ģey söylemeden yüzümü duvara çevirdim. Kalbim kırılmıĢ, zihnim binlerce korkunç Ģüpheyle dolmuĢtu. Karımın benden sakladığı neydi? Nereye gitmiĢti? Bunu öğrenene kadar huzur bulamayacağımı biliyordum; ama bir kez yalan söyledikten sonra baĢka bir Ģey sormamaya karar verdim. Bütün gece yattığım yerde dönüp durdum; teori ardına teori yürüttüm ama hepsi de birbirinden mantıksızdı.
42
"Ertesi gün Ģehre gitmem gerekiyordu ama aklım o kadar karıĢıktı ki, iĢ meselelerine kafamı vermem imkânsızdı. Karım da benim gibi huzursuzdu. Ara sıra attığı meraklı bakıĢlarından, ona inanmadığımı anladığım ve ne yapacağını bilmez halde olduğunu hissedebiliyordum. Kahvaltıda doğru düzgün konuĢmadık bile.
Yemekten hemen sonra yürüyüĢe çıktım. Açık havada daha sakince düĢünebileceğimi biliyordum.
"Crystal Palace'a kadar gittim, bir saat kadar dolaĢtım ve saat bire doğru Norbury'ye döndüm. Yolum köĢkten geçtiği için bir ara durup, geçen gün gördüğüm yüzü bir kere daha görebilmek umuduyla pencerelere baktım. Ama o sırada kapı açıldı ve - nasıl ĢaĢırdığımı tahmin edebilirsiniz Bay Holmes - içeriden karım çıktı.
"Onu görünce adeta dilim tutuldu. Ama benim halim, göz göze geldiğimizde karımın gösterdiği tepkinin yanında hiç kalır. Karım bir an için köĢke geri kaçmayı düĢündü galiba; ama sonra bunun anlamsızlığının farkına vararak bana doğru geldi. Kireç gibi yüzü ve korku dolu gözleri, dudaklarındaki gülümsemenin ne kadar sahte olduğunu gösteriyordu.
" 'Ah Jack,' dedi, 'sadece yeni komĢularımıza bir yardımım dokunur mu diye düĢündüm. Bana neden böyle bakıyorsun Jack? Kızmadın ya?'
" 'Gece gittiğin yer de burasıydı herhalde,' dedim.
" 'Ne demek istiyorsun?' diye atıldı.
" 'Buraya geldiğinden eminim. Gecenin o vaktinde ziyaret ettiğin bu insanlar da kim?'
" 'Daha önce hiç gelmedim ki.'
" 'Nasıl böyle yalan söyleyebiliyorsun?' diye bağırdım. 'KonuĢurken sesin bile değiĢiyor. ġimdiye kadar benden hiçbir Ģey saklamamıĢım. ġu köĢke girip her Ģeyi öğreneceğim.'
" 'Hayır, hayır Jack, Tanrı aĢkına!' diye inledi. Tam kapıya doğru yönelmiĢtim ki kolumdan tutarak ondan beklenmeyecek bir Ģiddetle çekti.
" 'Yalvarırım yapma Jack,' diye atıldı. 'Yemin ederim ki bir gün sana her Ģeyi anlatacağım, ama Ģimdi girersen sadece
43
mutsuzluk getirirsin.' Ne kadar kurtulmaya çalıĢsam da koluma çılgınca yapıĢmıĢtı.
" 'Güven bana Jack!' dedi. 'Bir kereliğine olsun güven. Asla piĢman olmayacaksın. Bir Ģeyler saklıyorsam sadece senin iyiliğin içindir. ġimdi benimle eve gelirsen her Ģey yoluna girecek, ama eğer o köĢke girersen aramızdaki her Ģey biter.'
"Tavırlarında o kadar ciddi ve umutsuz görünüyordu ki, sözlerinin etkisine girmiĢ, kapının önünde kalakalmıĢtım.
" 'Sana sadece tek bir Ģartla inanırım,' dedim sonunda. 'ġu andan itibaren bu mesele kapanacaksa sırrını saklamakta özgürsün. Ama bir daha gece ziyaretleri ve benim bilgim dıĢında hareketler yapmayacağına söz ver. Eğer gelecekte baĢka bir Ģey olmayacağına yemin edersen ben de geçmiĢte olanları unutmaya hazırım.'
" 'Bana güveneceğini biliyordum,' diye atıldı rahatlayarak. 'Her Ģey istediğin gibi olacak. Gel gidelim... evimize dönelim.' "Kolumdan çekerek köĢkten uzaklaĢtırdı beni. Bir ara geri dönüp baktığımda o sarı suratın üst pencereden beni gözetlemekte olduğunu gördüm. O yaratıkla karım arasında nasıl bir bağlantı olabilirdi ki? Peki o terbiyesiz, kaba kadın kimdi? Bu çok garip bir bilmeceydi ve bunu çözene kadar içimin rahat etmeyeceğini biliyordum.
"Sonraki iki gün evdeydim. Karım anlaĢmamıza uyuyor gibiydi, çünkü evden dıĢarı adımım atmadı. Ama üçüncü gün, verdiği sözün, ona kocasını ve görevlerini bile unutturan bu gizli etkinin pençesinden kurtarmaya yetmeyeceğini anladım.
"O gün Ģehre gittim, ama her zamanki gibi 3:36 treniyle değil, 2:40 seferiyle döndüm. Eve geldiğimde hizmetçi kız beni görüp salona kaçtı.
" 'Hanımefendi nerede?' diye sordum. " 'Galiba yürüyüĢe çıktı,' diye yanıtladı. "O anda içime bir kurt düĢtü. Evde olup olmadığından emin olmak için üst kafa da çıktım. Bir ara yukarıdaki pencereden baktığımda, demin konuĢtuğum hizmetçi kızın köĢk yönüne doğru koĢmakta olduğunu gördüm. O zaman her Ģeyi kavradım. Karım
44
yine oraya gitmiĢ ve hizmetçi kıza, ben geldiğimde haber vermesini tembih etmiĢti. Öfkeden köpürerek köĢke doğru koĢmaya baĢladım. Artık bu iĢi halletmeye kararlıydım. Yolda, karımın ve hizmetçinin aceleyle eve döndüklerini gördüm ama durup onlarla konuĢmadım. Hayatımıza gölge düĢüren sır o köĢkteydi ve ne olursa olsun çözecektim. Kapıyı çalmadan hızla içeri daldım.
"GiriĢ katı çok sessiz ve sakindi. Mutfakta su kaynıyor, bir sepette büyük, kara bir kedi kıvrılmıĢ yatıyordu. Ama önceden gördüğüm kadından eser yoktu. Yandaki odaya da baktım ama orada da kimseler yoktu. Sonra merdivenleri çıkıp yukarıya baktım. Orada iki oda vardı ve onlar da bomboĢtu. Koca evde tek bir insan yoktu. Evdeki mobilyalar ve duvardaki resimler tamamen sıradan ve bayağı Ģeylerdi. Ama o sarı suratı gördüğüm oda hariç. Bu konforlu ve zarifçe döĢenmiĢ odada gördüğüm bir Ģey, Ģüphelerimi doruğa çıkardı. ġöminenin üstünde, karımın bir fotoğrafı duruyordu. Hem de üç ay önce çekilmiĢ bir resim.
"Biraz daha dolaĢtıktan sonra evde kimsenin olmadığına karar verdim. DıĢarı çıkarken, yüreğimde daha önce hiç hissetmediğim bir ağırlık vardı. Karım, evime döndüğümde beni kapıda karĢıladı; ama öyle incinmiĢ ve kızmıĢtım ki, onu bir kenara itip çalıĢma odasına girdim. O da arkamdan geldi.
" 'Sözümde durmadığım için üzgünüm Jack,' dedi, 'ama Ģartlan bilsen beni affederdin.'
" 'O zaman anlat her Ģeyi,' dedim.
" 'Yapamam Jack, bu imkânsız,' dedi.
" 'O köĢkte kimlerin yaĢadığını ve o fotoğrafı verdiğin kiĢinin kim olduğunu söylemediğin sürece aramızda bir daha asla güven olamaz,' dedim ve evden ayrıldım. Bu dündü Bay Holmes, ve dünden beri ne karımı gördüm, ne de bu garip mesele hakkında bir haber aldım. Aramızda daha önce böyle bir Ģey hiç olmamıĢtı ve bu beni o kadar sarstı ki, ne yapacağımı bilemiyorum. Bu sabah düĢündüm de, akıl danıĢabileceğim tek kiĢi sizdiniz. Ben de hemen buraya geldim; artık elinizdeyim. Eğer merak ettiğiniz bir nokta varsa lütfen sorun. Ama hepsinden
45
ötesi, lütfen ne yapmam gerektiğini söyleyin bana, çünkü buna daha fazla dayanamayacağım."
Holmes ve ben, ağır duygular altoda ezilen bu genç adamın sıradıĢı hikâyesini ilgiyle dinlemiĢtik. Dostum, eli çenesinde, bir süre düĢüncelere dalmıĢ halde sessizce oturdu.
"Pencerede gördüğünüz o yüz bir erkeğe mi aitti sizce?" diye sordu sonunda.
"Hiç yakından göremediğim için bunu söylemem çok zor."
"Ama görünüĢe göre, sizi çok etkilemiĢ."
"Ten rengi çok garipti ve hatları son derece sertti. YaklaĢtığımda hızla gözden kayboldu."
"Karınız sizden o yüz sterlini isteyeli ne kadar zaman oldu?"
"Neredeyse iki ay."
"Ġlk kocasının resmini hiç gördünüz mü?"
"Hayır. Adam öldükten sonra Atlanta'da büyük bir yangın çıkmıĢ ve bütün evraklar yanmıĢ."
"Ama karınızda bir ölüm belgesi vardı. Onu kendi gözlerinizle gördüğünüzü söylemiĢtiniz."
"Evet, yangından sonra bir suretini çıkarttırmıĢ."
"Karınızın Amerika'dan tanıdığı kimse var mıydı?"
"Hayır."
"Oraya geri dönmekten bahsettiği olur muydu?"
"Hayır."
"Peki mektup alır mıydı?"
"Hayır."
"TeĢekkür ederim. ġimdi meseleyi biraz düĢünmek istiyorum. Eğer köĢk tamamen boĢaltılmıĢsa iĢimiz zor olabilir. Öte yandan, eğer evdekiler, siz gelmeden önce uyarılıp dıĢarı çıktı-larsa, ki öyle olduğunu tahmin ediyorum, geri dönebilirler ve bu durumda biz de meseleyi kolayca çözebiliriz. ġimdilik size tavsiyem Norbury'ye geri dönüp köĢkün pencerelerini bir kez daha gözetlemeniz. Eğer içeride birileri olduğuna inanırsanız içeri girmeye çalıĢmayın; bize bir telgraf çekin yeter. Bir saate kadar gelip bu sırrı çözeriz."
"Peki hâlâ boĢsa?"
46
"Bu durumda ben yarın gelirim ve birlikte konuĢuruz. Güle güle. Ama size tavsiyem, her Ģeyden önce sebepsiz yere endiĢeye kapılmayın."
"Korkarım ki bu pis bir iĢ Watson," dedi dostum, Bay Grant Munro'yu kapıya kadar geçirdikten sonra. "Sen ne düĢünüyorsun?"
"Bana, altından çirkin bir Ģeyler çıkacakmıĢ gibi geliyor," diye cevap verdim.
"Evet. Ya Ģantaj, ya da ben tamamen yariılıyorum."
"ġantajcı kim peki?"
"KöĢkün en konforlu odasında oturan o yaratık olmalı. Bana inan Watson, penceredeki o surat çok esrarlı. Bu vakayı hayatta kaçırmam."
"Bir teorin var mı?"
"Evet, Ģimdilik. Ama doğru çıkarsa inan ĢaĢırırım. Kadının ilk kocası o köĢkte."
"Böyle düĢünmene sebep olan ne?"
"Kadının, ikinci kocası içeri girmesin diye çırpınmasını baĢka nasıl açıklayabiliriz ki? Bence olaylar Ģöyle geliĢmiĢ: Kadın Amerika'da evleniyor. Ama kocasının karakteri zamanla değiĢiyor; hatta belki de çok kötü bir hastalığa bile yakalanmıĢ olabilir. Mesela cüzam. Bunun üzerine kadın ondan kaçıp Ġngiltere'ye geliyor, ismini değiĢtiriyor ve yeni bir hayata baĢlıyor. Kadın üç yıldır evli ve güvende olduğunu düĢünüyor. Yeni kocasına da uydurma bir isim üzerine düzenlenmiĢ bir ölüm belgesi gösteriyor. Ama bir gün ilk kocası ortaya çıkıyor. Kadına mektup gönderip gerçekleri anlatmakla tehdit ediyor. Kadın yüz sterlin bulup Ģantajcıları susturuyor. Ama bu o kadar da iĢe yaramıyor ve bir süre sonra kadının oturduğu yere geliyorlar, ikinci kocası köĢke taĢınan yeni insanlar olduğunu söyleyince kadın bunların kim olduğunu anlıyor. Kocası uyuyana kadar bekliyor ve sonra gidip onu rahat bırakmaları için ikna etmeye çalıĢıyor. BaĢaramayınca ertesi sabah yine gidiyor ve köĢkün çıkıĢında kocasıyla karĢılaĢıyor. Ona bir daha oraya gitmeyeceğine söz veriyor ama iki gün sonra dayanamayıp, bu korkunç komĢularından kurtulma umuduyla
47
köĢke bir daha gidiyor. Yanında da, muhtemelen ondan istenmiĢ olan fotoğrafı götürüyor. Bu konuĢma sırasında hizmetçi kız koĢup geliyor ve efendisinin geldiğini söylüyor. Kadın, kocasının doğruca köĢke geleceğini bildiğinden, içeridekileri arka kapıdan çıkarıyor ve Bay Munro'nun da tarif ettiği çamlığa saklıyor. Bu yüzden adam evi boĢ buluyor. Ama Ģunu söylemeliyim ki orayı bu akĢam da boĢ bir halde bulursa gerçekten ĢaĢırırım. Ee, teorim hakkında ne düĢünüyorsun?"
"Bütün bunlar tahmin."
"Ama en azından, Ģimdiye kadar öğrendiğimiz bütün ipuçlarının kullanılmıĢ olduğu bir teori. Eğer yeni deliller bulursak, yeniden Ģekillendirecek zamanımız olur. Norbury'deki dostumuzdan haber alana kadar yapacak baĢka bir Ģey yok."
Ama fazla beklememize gerek kalmadı. Çayımızı yeni bitirmiĢtik ki telgraf geldi. "KöĢk boĢ değil," diyordu mesajda. "O yüzü pencerede tekrar gördüm. Yedi treniyle gelirseniz sizi karĢılaĢırım. O zamana kadar baĢka adım atmayacağım."
Trenden indiğimizde genç adam peronda bekliyordu. Lambaların ıĢığında ne kadar solgun olduğu ve heyecandan titremekte olduğu görülebiliyordu.
"Hâlâ oradalar Bay Holmes," dedi, dostumun kolunu tutarak. "Gelir gelmez, köĢkün ıĢıklarının yanık olduğunu gördüm. Hadi bu iĢi bir an önce halledelim."
"Planınız nedir?" diye sordu Holmes, karanlık, ağaçlıklı yolda yürürken.
"Zorla içeri gireceğim ve her Ģeyi kendi gözlerimle göreceğim. Ġkinizin de orada tanık olarak bulunmanızı istiyorum."
"Karınızın uyarısına rağmen bunu yapmaya çok kararah görünüyorsunuz."
"Evet kararlıyım."
"Ee, bence de doğru yoldasınız. Gerçeğin her türlüsü, Ģüpheden daha iyidir. Hemen gitsek iyi olur. Gerçi bu yaptığımız yasa dıĢı, ama buna değer."
,
Çok karanlık bir geceydi ve anayolu bırakıp, iki yanı çalılıkla kaplı dar bir yola saptığımızda yağmur yağmaya baĢladı. Bay Grant Munro sabırsızlıkla koĢturuyor, biz de arkasından ona yetiĢmeye çalıĢıyorduk.
"ġunlar bizim evimizin ıĢıkları," dedi, ağaçların arasındaki parlaklığı göstererek. "ġurası da gireceğimiz köĢk."
O konuĢurken köĢeyi döndük ve bina karĢımıza çıktı. Üst kattaki odanın ıĢıkları açıktı. Biz bakarken pencerenin önünden bir karaltı geçti.
"ĠĢte o!" diye bağırdı Grant Munro. "Orada birilerinin olduğunu siz de gördünüz. ġimdi beni takip edin."
Kapıya doğru yönelmiĢtik ki gölgelerin arasından bir kadın çıktı. Karanlıkta yüzünü göremiyordum ama kollarını yalvarır biçimde açmıĢ olduğunu fark edebildim.
"Tanrı aĢkına, yapma Jack!" diye bağırdı. "Bu akĢam geleceğini anlamıĢtım. Bir kere daha düĢün sevgilim! Ne olur güven bana, piĢman olmazsın."
"Sana fazlasıyla güvendim Effie," diye atıldı Munro. "Çekil önümden! Dostlarım ve ben bu meseleyi halletmeye geldik." Karısını bir kenara itip ilerledi ve biz de arkasından gittik. Kapıyı hızla açmıĢtı ki önüne yaĢlı bir kadın çıkarak geçmesine engel olmaya çalıĢtı. Ama Munro onu da iterek yolu açtı ve üst kata çıktı. IĢıklı odaya girerken biz de arkasındaydık.
Rahat ve zevkli döĢenmiĢ bir odaydı. Masanın ve Ģöminenin üzerinde ikiĢer tane mum yanıyordu. KöĢedeki bir masanın üzerine eğilmiĢ halde küçük bir kız oturuyordu. Üstünde kırmızı bir elbise ve beyaz eldivenleri vardı. Ġçeri girdiğimizde hemen yüzünü kaçırdı. Ama bir an döndüğünde gördüğüm Ģey dehĢetle irkilmeme yol açtı. Bize dönen bu surat garip bir Ģekilde parlak tenliydi ve hatlarında en ufak bir ifade bile yoktu. Ama fazla geçmeden sorun çözülmüdü. Holmes gülerek elini kızın kulağının arkasına attı ve yüzündeki maskeyi çıkardı. ġimdi karĢımızda ĢaĢkınlıktan açılmıĢ ağzındaki bembeyaz diĢleri parıldayan küçük bir zenci kız duruyordu. Ben de dayanamayıp kahkahayı patlattım; ama Grant Munro, eli boğazında öylece kalakahnıĢtı.
48
49
"Aman Tanrım!" diye bağırdı sonunda. "Bunun anlamı ne?"
"Sana anlatacağım," dedi Bayan Munro, yüzünde mağrur bir ifadeyle odaya girdiğinde. "Madem ki bu kadar istiyorsun, her Ģeyi öğreneceksin ve bundan sonrası da sana kalacak. Kocam Atlanta'da öldü. Ama çocuğum kurtuldu."
"Çocuğun mu?"
Kadın göğsünden, büyük, gümüĢ bir madalyon çıkardı. "Bunun açık halini hiç görmedin, değil mi?"
"Açıldığını bilmiyordum."
Madalyonun üstündeki bir yayı iterek kapağını açtı. Son derece yakıĢıklı, zeki görünümlü ve bir zencinin bütün hatlarına sahip bir adamın portresi çıktı.
"Bu, Atlanta'dan John Hebron," dedi kadın. "Dünya üzerine ondan daha soylu bir insan gelmemiĢtir. Onunla evlenebilmek için kendi ırkımdan kopmak zorunda kaldım, ama o yaĢadığı sürece bundan bir an bile piĢman olmadım. Tek Ģanssızlığımız, çocuğumuzun renginin de babasına benzemesi oldu. Lucy babasından bile siyahtır. Ama her Ģeye rağmen o benim küçük kızım, annesinin bir tanesidir." Küçük kız bu sözler üzerine koĢup annesine sarıldı. "Onu Amerika'da bırakmamın tek sebebi sağlığının biraz kötü olması ve Ġngiltere'ye gelmenin ona zararı dokunabileceğinden korkmamdı," diye devam etti. "Bu yüzden, bir zamanlar hizmetçiliğimizi de yapmıĢ olan güvenilir Ġskoç bir kadının bakımına bıraktım. Bütün bu süre boyunca ondan kurtulmak bir an olsun aklımdan geçmedi. Ama kader seni önüme çıkardığında ve seni sevmeyi öğrendiğimde Jack, çocuğumdan bahsetmekten korktum. Tanrı beni affetsin, seni kaybetmekten korktum Jack. Aranızda bir seçim yapmak zorundaydım ve zayıflığıma yenik düĢüp küçük kızımı bıraktım. Üç yıl boyunca varlığını senden gizli tuttum ama bakıcısından her Ģeyin yolunda olduğu yönünde haberler almaya da devam ediyordum. Sonunda evlat hasreti her Ģeye baskın geldi; ne kadar çabalarsam çabalayayım kızımı görme arzusunu içimden atamadım. Tehlikenin farkında olmama rağmen, birkaç haftalığına da olsa kızımı yanıma almaya karar verdim. Bakıcıya o yüz sterlini
50
gönderdim ve köĢk hakkında talimatları ilettim. Yeni komĢularımız gibi gelecekler ve aramızdaki bağlantıyı belli etmeyecektik. Bakıcıya çocuğu gündüz vakti evden çıkarmamasını, ellerini ve yüzünü bir Ģekilde örtmesini tembih ettim. Ġnsanların çevrede zenci bir kızdan bahsetmelerini istemiyordum. Biraz daha az ihtiyatlı olsaydım daha iyi olurdu ama gerçeği öğrenmenden o kadar korkuyordum ki...
"KöĢkün tutulduğunu ilk senden duydum. Sabahı beklemem gerekirdi ama heyecandan gözümü uyku tutmadı. Ben de senin uykunun ağırlığına güvenerek kalktım. Ama sen beni gördün ve bu da bütün dertlerin baĢlangıcı oldu. ĠĢte sonunda her Ģeyi öğrendin ve Ģimdi sana sormak zorundayım; bize, çocuğuma ve bana ne olacak?"
Ellerini birleĢtirip cevabı beklemeye koyuldu.
Uzun dakikalar sonunda Grant Munro'nun verdiği cevabı her zaman sevgiyle hatırlarım. Küçük çocuğu kucağına alıp öptü ve taĢımaya devam ederek diğer elini de karıĢma uzattı.
"Bunu evimizde daha rahat konuĢabiliriz," dedi. "Ben mükemmel bir insan değilim Effıe, ama düĢündüğünden daha iyi olduğumu göreceksin."
Holmes ve ben onlarla birlikte yola çıktığımızda dostum kolumdan çekti.
"Sanırım biz Londra'ya dönsek daha iyi olacak," dedi.
Holmes o gece geç saatte, elinde mumu, yatak odasına giderken bana dönüp:
"Watson," dedi, "eğer bundan sonra kendime aĢırı derecede güvendiğimi ve bir vakaya gereken önemi vermediğimi fark edersen, kulağıma 'Norbury' diye fısılda."
51
BORSACI KÂTĠBĠ
Evliliğimden kısa bir süre sonra Paddington bölgesinde bir muayenehane buldum. Devraldığım kiĢi yaĢlı Bay Farquhar, bir zamanlar mesleğinde doruklara ulaĢmıĢ, ama yaĢlılıktan ve yakalandığı bir hastalıktan dolayı bu ününü yitirmiĢ bir doktordu. Ġnsanlar, kendilerini iyileĢtirecek kiĢilerin sağlıklı olması gerektiğini düĢünürler ve haksız da sayılmazlar. Kendi derdine derman olamayan bir doktora nasıl güvenebilirsin ki? Sonuçta bu yaĢlı beyefendinin sağlığıyla birlikte iĢleri de bozulmuĢ, ben devraldığımda iflasın eĢiğine gelmiĢti. Bense kendi gençliğime ve enerjime güveniyor, muayenehaneyi birkaç yıl içinde eski parlak günlerine geri döndürebileceğime inanıyordum.
Ġlk üç ay o kadar çok çalıĢıyordum ki, Baker Sokağı'na gitmeye pek vakit bulamıyor, dolayısıyla da Sherlock Holmes'u çok az görebiliyordum. Zaten o da iĢ haricinde dıĢarı çıkmayı sevmeyen biri olduğu için eskisi kadar sık görüĢemiyorduk.
Bir Haziran sabahı, kahvaltıdan sonra oturmuĢ British Medical Journal 'ı okuyordum ki kapının çaldığını duydum. Ardından da eski dostumun o tiz sesini duyunca çok ĢaĢırdım.
"Ah sevgili dostum Watson," dedi hızlı adımlarla odaya girerek. "Seni gördüğüme nasıl sevindim bir bilsen! Umarım Bayan Watson, 'Dörtlülerin ĠĢareti'1 ndm bu yana iyileĢmiĢtir."
"TeĢekkür ederim, ikimiz de gayet iyiyiz," dedim, elini sıkarak.
"Ve mesleğin yüzünden," diye devam etti, sallanan sandalyeye otururken, "küçük problemlerimize olan ilgini kaybetmediğini de umuyorum."
'Dörtlülerin ĠĢareti: Sign of Four, ilk Sherlock Holmes hikâyelerinden biri.
55
"Tam tersine," diye yanıtladım, "daha dün gece oturup notlarımı düzenledim."
"Bu defteri tamamen kapatmayı düĢünmüyorsun ya?"
"Hiç de değil. Ben de keĢke yeni bir macera olsa diye düĢünüyordum."
"Bugüne ne dersin?"
"Tabii, olur."
"Birmingham'a kadar gidecek olsak?"
"Sen nasıl istersen."
"Ya iĢin?"
"Zaten bugünlerde bir komĢumun iĢini yapıyorum."
"Ah-ha! Mükemmel!" dedi Holmes. Arkasına yaslandı ve yarı kapalı gözleriyle merakla bana baktı. "Galiba son zamanlarda sağlığın pek iyi değildi."
"Soğuk algınlığı yüzünden geçen hafta üç gün yattım. Ben de tamamen atlattım sanıyordum."
"AtlatmıĢsın. ġimdi gayet sağlıklı görünüyorsun."
"Peki nasıl bildin?"
"Sevgili dostum, yöntemlerimi bilirsin."
"Yine akıl yürüttün o zaman."
"Kesinlikle."
"Peki nereden anladın?"
"Terliklerinden."
Yeni aldığım deri terliklerime baktım. Tam, "Nasıl oluyor da..." diye konuĢmaya baĢlamıĢtım ki, Holmes cevabı yapıĢtırdı.
"Terliklerin yeni," dedi. "Alalı en fazla birkaç hafta olmuĢ. ġu anda bana doğru çevrili olan tabanları hafif yanmıĢ. Ġlk baĢta, ıslandıktan sonra kuruturken
olmuĢ olabileceğini düĢündüm ama kenarında, satıcının ambleminin bulunduğu kâğıdı görünce bu düĢüncemden vazgeçtim. Çünkü terlikler ıslamaydı o kâğıt da çıkardı. O halde ayaklarını ateĢe uzatıp oturmuĢ olmalıydın ki, bu da Haziran ayında kimsenin kolay kolay yapmak isteyeceği bir Ģey değil."
Holmes'un bütün akıl yürütmelerinde olduğu gibi anlatıldıktan sonra aslında ne kadar basit olduğu görülen bir örnekti. Bu düĢüncelerimi yüzümden okumuĢ olmalı ki acı bir Ģekilde gülümsedi.
56
"Korkarım, açıklamalarda bulunurken biraz uzatıyorum," dedi. "Sebepsiz sonuçlar her zaman daha etkileyici olur. Pekâlâ, Birmingham'a gelmeye hazır mısın?"
"Kesinlikle. Bu sefer ne?"
"Trende her Ģeyi öğrenirsin. MüĢterim dıĢarıda bekliyor. Hemen hazırlanabilir misin?"
"Hemen geliyorum." KomĢuma bir not yazdım, yukarı koĢup karıma durumu izah ettim ve kısa süre içinde Holmes'a katıldım.
"KomĢun da doktor," dedi Holmes, dıĢarıdaki pirinç levhaya göz atarak.
"Evet, o da muayenehane açtı."
"Onun muayenehanesi de eskiye mi dayanıyor?"
"Tıpkı benimki gibi. Bu binalar, semtin kuruluĢundan beri var."
"O zaman sokaktaki en eski iki yeri almıĢsınız."
"Galiba. Peki ama nereden biliyorsun?"
"Basamaklardan dostum. Seninkiler onunkinden üç-beĢ santim daha fazla aĢınmıĢ. Ama neyse, arabadaki bu beyefendi, müĢterim Bay Hail Pycroft. Sizi tanıĢtırayım. Fırla arabacı; yoksa treni kaçıracağız."
Arabadaki adam, iri yapılı, temiz yüzlü bir gençti. Sarı, kıvırcık bıyıkları vardı. Parlak Ģapkası ve Ģık, siyah takımı bulunduğu sosyal konumu ele veriyordu: Atletik yapılan ve sporcu-luklarıyla orduda sağlam bir yere sahip olan bir cockney' ve tam bir Ģehir adamıydı. Yuvarlak, kırmızı suratı etrafa neĢe saçıyordu ama köĢeleri aĢağı sarkmıĢ dudaklarında komik bir hüzün gördüm. Birinci sınıf vagona atlayıp Birmingham yoluna koyulana kadar Sherlock Holmes'un içinde bulunduğu mesele hakkında hiçbir Ģey öğrenemedim.
"Önümüzde en az yetmiĢ dakikalık bir yolculuk var," diye söze girdi Holmes. "ġimdi, Bay Hail Pycroft, baĢınızdan geçen bu ilginç deneyimi, aynen bana anlattığınız gibi, hatta biraz daha ayrıntılı bir Ģekilde, dostuma da anlatmanızı istiyorum. Olayların akıĢını tekrar dinlemek benim için de iyi olacaktır. Bu 'cockney: Londra'nın doğusu yaĢayan bir halk tabakası.
57
öyle bir vaka ki Watson, içinde özel bir Ģeyler olabilir de, olmayabilir de. Ama Ģuna emin ol, hem senin hem de benim hoĢlandığımız türden sıradıĢı ve garip. Pekâlâ Bay Pycroft, ben daha fazla konuĢmayacağım, söz sizde."
Genç adam, gözünde bir parıltıyla bana baktı.
"Hikâyenin kötü tarafı," diye konuĢmaya baĢladı, "kendimi tam bir aptal durumuna sokmuĢ olmamdır. Sonuçta her Ģey yoluna girebilir tabii ve baĢka bir Ģekilde davranmıĢ olamayacağımı da biliyorum; ama sonunda elime hiç bir Ģey geçmeden oyunu kaybedersem, kendimi tam bir hanımevladı gibi hissedeceğim kesin. Hikâye anlatmayı pek beceremem Bay Watson, a-ma ne yapalım, ben böyleyim iĢte.
"Bir zamanlar Coxon&Woodhouse'da hem bir iĢim hem de bir lojmanım vardı, ama belki siz de duymuĢsunuzdur, bu baharın baĢında hepsini elimizden aldılar. BeĢ yıldır onlarla birlikteydim ve sonunda yaĢlı Coxon bana kıyak bir bonservis verdi fakat sonuçta bütün kâtipleri, yani yirmi yedimizi birden bir yana dağıttılar. Orada burada biraz takıldım, ne var ki benim halimde bir sürü adam olduğu için kalıcı bir yer bulmak epey zor oluyordu. Coxon'dayken haftada üç sterlin alıyordum ve bundan yetmiĢ sterlin kadar biriktirmiĢtim; ama gün geldi, para suyunu çekti. Öyle ki, artık, baĢvurduğum iĢ ilanlarına cevap verecek zarf bile alamaz hale geldim parasızlıktan. ĠĢ bulma kurumunun merdivenlerini aĢındırıp durdum ama nafile, iĢ bulma ihtimali gittikçe azalıyordu.
"Nihayet Mawson & Williams'da, yani Ģu Lombard Caddesi'ndeki borsa Ģirketinde bir iĢ olduğunu öğrendim. Siz belki bilmezsiniz ama Londra'nın en sağlam finans Ģirketidir. Ġlana sadece mektupla cevap veriliyordu. Formu doldurup, yanına bonservisimi de koyarak gönderdim ama aslında en ufak bir umudum bile yoktu. Fakat sonuçta yanılmıĢtım; cevap, eğer tatmin edici bulunursam, önümüzdeki
Pazartesi gelip hemen iĢe baĢlayabileceğimi söylüyordu. Bu iĢler nasıl olur bilinmez. Müdürün, elini yığma daldırıp eline ilk geleni seçtiğini bile söylerler. Öyle ya da böyle, gün benim günümdü ve mutluluktan uçuyordum. MaaĢ da iyiydi ve yapılan iĢ Coxon'dakinin aynısıydı.
58
"ġimdi olayın en acayip kısmına geliyorum. O sıralar Hampstead yolu Potter's Terrace, 17 numaradaki pansiyonda kalıyordum. Randevu cevabını aldığım akĢam oturmuĢ sigara içiyordum ki, ev sahibem elinde bir kartla çıkageldi. Kartın üstünde 'Arthur Pinner, Mali DanıĢman' yazıyordu. Bu ismi daha önce duymadığım için benimle ne iĢi olduğunu bilemiyordum. Ama tabii ki adamın gelmesini söyledim. Ġçeri orta boylu, koyu saçlı, koyu gözlü, siyah sakallı bir adam girdi. Burnu havada bir tipe benziyordu. Enerjik, hareketli biriydi ve zamanı değerliy-miĢ gibi davranıyordu.
" 'Bay Hail Pycroft?' diye sordu.
" 'Evet bayım,' dedim, adama bir sandalye uzatarak.
" 'Önceden Coxon&Woodhouse'da mıydınız?'
" 'Evet, bayım.'
" 'Ve Ģimdi de Mawson kadrosundasınız.'
" 'Neredeyse.'
" 'Gerçek Ģu ki,' dedi, 'finans konusundaki yetenekleriniz hakkında çok iyi Ģeyler duydum. Coxon'un müdürü Parker'ı hatırlıyor musunuz? Sizi öve öve bitiremiyor.'
"Bunu duyduğuma sevinmiĢtim tabii. ĠĢ konusunda hep biraz parlak olmuĢumdur ama Ģehirde hakkımda bu kadar konuĢulduğunu bilmiyordum.
" 'Hafızanız kuvvetli midir?' diye sordu.
" 'Fena değil,' diye cevap verdim mütevazılığı elden bırakmadan.
" 'ĠĢten çıktığınızdan bu yana piyasayı takip ediyor musunuz?'
" 'Evet. Borsa bültenini her sabah okurum.'
" 'ĠĢte bu iyi!' diye atıldı. 'GeliĢme dediğin böyle olur! Sizi sınayabilir miyim? Bir düĢünelim. Hm, Ayrshires ne durumda bugünlerde?'
" 'Yüz altı çeyrek ile yüz beĢ buçuk arasında.'
" 'Peki Yeni Zelanda konsolide?'
" 'Yüz dört.'
'"British Broken Hills?'
59
" 'Yedi ile yedi buçuk arası.'
" 'Mükemmel!' diye bağırdı kollarını havaya kaldırarak. 'Hakkınızda söylenenler kadar varmıĢsınız. Dostum, dostum, siz Mawson'a fazla gelirsiniz!'
"Adamın bu heyecanı, tahmin edeceğiniz gibi beni epeyce ĢaĢırtmıĢtı. 'Diğerlerinin, hakkımda bu kadar iyi düĢündüğünü sanmıyorum Bay Pinner. Bu iĢi bulana kadar çok uğraĢtım ve halimden memnunum.'
" 'Hah! Dostum, daha da yükselmelisiniz. Sizin yeriniz orası değil. Bir de benim teklifimi dinleyin. Belki yeteneklerinizin karĢılığını tam olarak alamayacaksınız ama Mawson'la karĢılaĢtırınca farkı anlayacaksınız. Bir bakalım. Mawson'a ne zaman gidiyorsunuz?' " 'Pazartesi.'
" 'A-ha! O zaman oraya gitmemenizi isteyebilirim.' " 'Mawson'a gitmemek mi?'
" Evet bayım. Bugünden itibaren; Brüksel ve San Remo'da-kileri saymazsak Fransa'da yüz otuz dört Ģubesi bulunan Franco-Midland Hırdavat Ltd. ġirketi'nin mali müdürü olabilirsiniz.' "Nefesim kesilmiĢti. 'Adım hiç duymamıĢtım,' diyebildim. " 'Doğrudur. Sermaye halka açılmadığı için geliĢimi de sessizce oldu. Kurucusu kardeĢim Harry Pinner'dır ve hem iĢletme müdürü, hem de yönetim kurulu üyesidir. Buralarda dolaĢtığımı bildiği için uygun koĢullarla iyi bir adam bulmamı istedi. Genç, yırtıcı, parlak fikirleri olan biri. Parker sizden bahsedince ben de buraya geldim. BaĢlangıç için ne yazık ki yılda sadece beĢ yüz önerebiliriz.'
" 'Yılda beĢ yüz mü?' diye bağırdım. " 'Sadece baĢlangıç için. Ama bir de bütün kârdan yüzde bir hisse de vereceğiz ki, inanın bana, bu, maaĢınızdan daha fazlasına gelecektir.'
" 'Ama hırdavattan hiç anlamam ben.' " 'Hadi canım! Sayılardan anlıyorsunuz ya.' "Sevincimden, yerimde duramıyordum. Ama sonra bir Ģüphe sardı içimi.
" 'Size karĢı dürüst olacağım,' diye girdim söze, 'Mawson bana sadece iki yüz veriyor ama Mawson güvenilir bir Ģirket. Açıkçası, sizin Ģirketiniz hakkında o kadar az Ģey biliyorum ki...'
" 'Bravo, çok zekice!' diye atıldı adam coĢkuyla. 'Aradığımız adam gerçekten de sizsiniz. Öyle kolaylıkla ikna olmuyorsunuz. Alın size yüz sterlinlik bir çek; birlikte çalıĢmaya karar verirseniz, avans olarak cebinize atabilirsiniz.'
" 'Balan bu iyi iĢte,' dedim. 'Ne zaman baĢlıyorum?'
" 'Yarın saat birde Birmingham'da olun,' dedi. 'KardeĢime götürmeniz için bir mektup vereceğim. Kendisini, Ģirketin temsilciliğinin bulunduğu 126b Corporation Caddesi'nde bulabilirsiniz. Tabii onun da bu iĢi onaylaması gerekiyor ama bizim aramızda hallolmuĢ sayın.'
" 'Size ne kadar müteĢekkirim anlatamam Bay Pinner,' dedim.
" 'BoĢ verin dostum. Keyfini çıkarın. Ama halletmemiz gereken birkaç formalite daha var. ġu kâğıda, 'Franco-Midland Hırdavat Ltd. ġti. için, mali müdür olarak yılda 500 sterline çalıĢmayı kabul ediyorum,' yazıp imzalayın lütfen.'
"Dediğini yapıp imzaladım.
" 'Ufak bir ayrıntı daha var,' dedi. 'Mawson'i ne yapacaksınız?'
"Sevinçten Mawson'i tamamen unutmuĢtum. 'Ġstifa ettiğimi haber veririm,' dedim.
" 'Böyle yapmanızı istemiyorum. Sizin için Mawson'm müdürüyle kavga ettim. Sizinle ilgili bir kaç soru sormak için yanına gittiğimde bana çok kaba davrandı ve beni, sizi Ģirketten çalmaya çalıĢmakla suçladı. Nihayet ben de dayanamayıp patladım. "Eğer iyi adamlar istiyorsan iyi para vermen gerekiyor," dedim. "Az paraya bizde çalıĢmayı tercih edecektir," diye cevap verdi. "Bir beĢliğine iddiaya varım ki, benim teklifimden sonra onun yüzünü bir daha göremeyeceksiniz," diye atıldım bu sefer. "AnlaĢtık!" dedi. "Onu bataktan kurtardık, bizi öyle kolayca bırakmayacaktır," dedi. Evet aynen böyle söyledi.'
"Dayanamayıp, 'Alçak herif!' diye bağırdım Dr. Watson. 'Adamı hayatımda hiç görmedim bile. Eğer siz istemezseniz
60
61
onlara hiçbir Ģey yazmam,' dedim.
" 'Güzel!' dedi Bay Pinner oturduğu yerden kalkarken. 'KardeĢime böyle iyi bir adam bulduğuma sevindim. Aim, bu avansınız, bu da mektup. Adresi de not edin: 126b Corporation Sokağı. Unutmayın, randevunuz yarın saat birde. Ġyi geceler, Ģansınız açık olsun!'
"Aramızda geçen konuĢma aĢağı yukarı böyle. Bu olaya ne kadar sevindiğimi tahmin edebilirsiniz Dr. Watson. Bütün gece heyecandan gözüme uyku girmedi; ertesi sabah erkenden Birmingham trenine bindim. Birkaç eĢyamı otele bıraktıktan sonra verilen adrese doğru yola koyuldum.
"On beĢ dakika erken gelmiĢtim ama önemi yoktu. 126b iki mağaza arasında bir pasajın numarasıydı. Pasajın bitiminden sonraki taĢ merdivenler, bir sürü büronun bulunduğu bir kata çıkıyordu. Kapılardaki isimlere baktım ama Franco-Midland Hırdavat Ltd. ġti.'ni göremedim. Tam bütün bunların bir aldatmaca olduğunu düĢünmeye baĢlamıĢtım ki, adamın biri gelip beni selamladı. Önceki gece gördüğüm adama çok benziyordu. Aynı boy, aynı ses, ama bu adam sakalsızdı ve saçları daha açık renkliydi.
" 'Siz Bay Hail Pycroft musunuz?' diye sordu.
"'Evet,'dedim.
" 'Ah, ben de sizi bekliyordum, ama biraz erken gelmiĢsiniz. KardeĢim bu sabah gönderdiği notta sizden övgüyle bahsetmiĢ.'
" 'Ben de bürolara bakıyordum.'
" 'Geçen hafta taĢındığımız için henüz ismimizi yazdıra-madık. Benimle gelin de konuĢalım.'
"Yüksek merdivenlerin bitiminde, çatı arasında, boĢ ve tozlu, halisiz ve perdesiz bir odaya soktu beni. Açıkçası, alıĢtığım gibi parlak masalar ve bir sürü kâtibin olduğu bir yer bekliyordum. Ama iki sandalye, bir masa, bir dolap, bir de çöp sepetinden baĢka bir Ģey bulunmayan odayı görünce hayal kırıklığına uğradım.
" 'Cesaretiniz kırılmasın Bay Pycroft,' dedi adam, yüzümün asıldığını görünce. 'Roma da bir günde kurulmadı. Sermayemiz sağlam ama henüz bürolara baĢlayamadık. Lütfen oturun ve mektubu verin.'
62
Adam mektubu alıp dikkatle okudu.
" 'KardeĢim Arthur üzerinde müthiĢ bir izlenim bırakmıĢ olmalısınız,' dedi. 'Onun gibi gözüaçık biri bile böyle diyorsa... Gerçi çalıĢma bölgelerimiz ayrıdır ama bu sefer tavsiyesine uyacağım. ĠĢe alındınız.'
" 'Görevim ne olacak?' diye sordum.
" 'Ġngiltere'den gelecek zücaciye eĢyalarını Fransa'daki yüz otuz dört mağazaya dağıtacak olan Paris deposunu yöneteceksiniz. SatıĢ bir hafta içinde bitmiĢ olur. Siz de o zamana kadar Birmingham'da kalıp çalıĢırsınız.'
" 'Burada ne yapacağım peki?'
Cevap olarak çekmeceden büyük, kırmızı bir kitap çıkardı.
" 'Bu, Paris'teki bütün iĢletmelerin yazılı olduğu bir rehber,' dedi. 'Bunu eve götürün ve bütün hırdavatçıları, adresleriyle birlikte listeleyin. Ġleride çok iĢime yarayacak.'
" 'Zaten hırdavatçıların ayrıca bir listesi yok mudur?' diye sordum.
" 'Var, ama pek güvenilir değil. Onların sistemi bizimkinden farklı. Siz iĢinizi yapın ve Pazartesi saat on ikiye kadar listeyi hazırlayın. Ġyi günler Bay Pycroft. Eğer her zaman zeki ve çalıĢkan olursanız karĢılıklı memnun kalırız.'
"Kolumun altında rehberle otele dönerken Ģüpheler içimi kemiriyordu. Bir yandan iĢe alınmıĢ ve yüz sterlini cebe atmıĢtım; ama öte yandan büroların görünümü, Ģirketin isminin olmaması ve diğer noktalar, patronlarımın konumu hakkmda hiç de iyi bir izlenim bırakmamıĢtı üzerimde. Ama madem ki paramı almıĢtım, iĢime bakabilirdim. Bütün Pazar sıkı çalıĢtım ama Pazartesiye kadar ancak 'H'ye gelebilmiĢtim. Büroya gittiğimde patronum her zamanki yerinde duruyordu ve ÇarĢamba'ya kadar bitirip öyle gelmemi söyledi. ÇarĢamba da bitmeyince Cumaya - ki bu dün oluyor - uzattık. Sonunda bitirip Bay Harry Pinner 'a teslim ettim.
" 'Çok teĢekkür ederim,' dedi. 'Galiba iĢin zorluğunu tahmin edememiĢim. Bu liste o kadar çok iĢime yarayacak ki.'
" 'Epey zamanımı aldı,' dedim.
63
" 'Ve Ģimdi de.' dedi, 'mobilya mağazalarının listesini yapmanızı istiyorum. Biliyorsunuz, onlar da zücaciye satıyorlar.'
" 'Peki.'
" 'Yarın akĢam saat yedide gelip iĢin nasıl gittiğini bildirebilirsiniz. Kendinizi fazla zorlamayın. AkĢamları çıkıp birkaç saat eğlenmenin zararı olmaz,' dedi gülerek. Gülerken fark ettim, sol taraftaki diĢlerinden birisi altın kaplamaydı."
Sherlock Holmes keyifle ellerini ovuĢturdu ve müĢterimize baktı.
"Garip ama aynen böyle Dr. Watson," diye devam etti genç adam. "Londra'da diğer adamla konuĢurken, Mawson'a gitmeyeceğimi duyduğunda kahkahayla gülmüĢtü ve onda da aynı diĢin, aynı Ģekilde altın kaplanmıĢ olduğunu fark etmiĢtim. Altının parlaklığı gözümden kaçamazdı zaten. Seslerinin ve boylarının da aynı olduğunu hesaba katarsak ve diğer Ģeylerin de jiletle ve bir perukla halledilebileceğini göz önüne alırsak ikisinin de aynı adam olduklarını rahatlıkla düĢünebiliriz. KardeĢlerin birbirine benzediği farz edilebilir tabii ama diĢleri de aynı Ģekilde olacak değil ya? DıĢarı çıktığımda bir süre ne yaptığımı bilmez halde dolaĢtım. Sonra otele döndüm, kafamı soğuk suya soktum ve bu meseleyi düĢünmeye çalıĢtım. Neden beni Londra'dan Birmingham'a göndermiĢti. Neden benden önce gelmiĢti? Ve niye kendi kendine bir mektup göndermiĢ olabilirdi? Bu kadarı benim için fazlaydı; altından kalkamadım. Sonra birden aklıma geldi; bunu çözse çözse Bay Sherlock Holmes çözerdi. Gece treniyle dönüp sabah gelerek birlikte Birmingham'a gidebileceğimizi düĢündüm."
Borsacı kâtibi bu garip hikâyesini bitirdikten sonra bir sessizlik oldu. Ardından Sherlock Holmes, Ģaraptan ilk yudumu almıĢ bir eksper edasıyla memnun ama düĢünceli bir Ģekilde arkasına yaslanıp bana baktı.
"Çok hoĢ değil mi Watson?" dedi. "HoĢuma giden bazı ayrıntılar var. Franco-Midland Hırdavat Limitet ġirketi 'nin geçici bürosuna bir uğrayıp Ģu Bay Arthur Harry Pinner'la konuĢmak epey ilginç olacak bence. Sen ne dersin?"
64
"Peki ama nasıl yapacağız?" diye sordum.
"Dert etmeyin," dedi Hail Pycroft neĢeyle. "Siz iĢ bulmak isteyen arkadaĢlarımsınız. Bu durumda sizi müdüre götürmemden daha doğal ne olabilir ki?"
"Tabii! Öyle yapmalıyız!" dedi Holmes. "Ben de Ģu beyefendiye bir bakıp, küçük oyunundan ne çıkarabiliriz görmek istiyorum. Seni bu kadar değerli yapan özelliğin ne olduğunu merak ediyorum doğrusu. Yoksa..." tırnaklarını yiyip boĢ gözlerle pencereden bakmaya baĢladı ve geri kalan yol boyunca da ağzından tek bir kelime daha çıkmadı.
O akĢam saat yedide, sonunda Ģirketin Corporation Sokağı'ndaki bürolarına doğru yürümeye baĢlamıĢtık.
"Zamanından önce orada olmamızın bir anlamı yok tabii," dedi müĢterimiz. "Oraya sadece benimle buluĢmak için gelir. Onun dıĢında kimseyi bulamayız."
"Çok mantıklı," dedi Holmes.
"Balan!" diye bağırdı kâtip. "ġu önümüzde yürüyen o."
Yolun öbür tarafında esmer, ufak tefek, iyi giyimli bir adam yürüyordu. Biz onu izlerken, adam sokağm öbür tarafında duran gazeteci bir çocuğu gördü; bunun üzerine arabaların, otobüslerin arasından hızla karĢıya geçerek bir gazete aldı. Sonra da pasajm giriĢinde gözden kayboldu.
"ĠĢte giriyor!" diye atıldı Hail Pycroft. "O girdiği yer büroların bulunduğu pasaj. Benimle gelin de Ģu iĢi halledelim."
Pycroft'un arkasından beĢ kat çıktık ve yarı açık kapının önünde durduk. Ġçeriden gelen bir ses girmemizi söyledi ve Hail Pycroft'un tarif ettiği gibi mobilyasız bir odaya girdik. Odadaki tek masada, sokakta gördüğümüz adam oturuyor, akĢam gazetesini önüne açmıĢ okuyordu. Kafasmı kaldırıp bize baktığında, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir keder ifadesi olduğunu fark ettim. Ve kederin ötesinde, korku da vardı. Alnı terden parlamıĢ, yüzü bembeyaz olmuĢtu ve gözleri çılgınca bakıyordu. Kâtibine tanımazmıĢ gibi baktı ve genç adamın yü-
65
züne baktığımda gördüğüm ĢaĢkın ifadeden, patronunun, her zamanki halinden çok farklı olduğunu hemen anladım. "Hasta görünüyorsunuz Bay Pinner!" dedi müĢterimiz. "Evet, pek iyi değilim," diye cevapladı adam. KurumuĢ dudaklarını yalıyor, toparlanmaya çalıĢıyordu. "Yanında getirdiğin bu beyler kim?"
"Biri Bermondsey'den Bay Harris ve diğeri de Bay Price," diye cevap verdi genç kâtip, bozuntuya vermeden. "Ġkisi de yakın dostumdur ve iĢlerinde tecrübelidirler. Onlar da bir süredir açıkta oldukları için Ģirket içinde bir iĢ daha var mı diye merak ediyorlar."
"Elbette! Elbette!" diye atıldı Bay Pinner, garip bir gülümsemeyle. "Size de bir Ģeyler bulabileceğimden eminim. Sizin uzmanlığınız nedir Bay Harris?"
"Ben muhasebeciyim," dedi Holmes. "Öyle mi? Bize de böyle biri lazımdı zaten. Peki ya siz Bay Price?"
"Kâtibim," dedim.
"ġirkette size de bir yer bulabileceğimize inanıyorum. Bir Ģey olursa size haber veririm. ġimdi yalvarırım gidin. Tanrı aĢkına yalmz bırakın beni!"
Bu son sözleri öyle bir çıkmıĢtı ki ağzından, artık üstündeki baskıya daha fazla dayanamayıp patladığı belliydi. Holmes ve ben birbirimize baktık. Hail Pycroft ise masaya doğru bir adım attı.
"Sizden bazı talimatlar almaya geldiğimi unuttunuz mu Bay Pinner?" dedi.
"Tabii Bay Pycroft, tabii," diye cevap verdi adam sakince. "Burada biraz bekleyin; hatta arkadaĢlarınız da sizinle birlikte bekleyebilir. Sabrederseniz birkaç dakikaya kadar gelirim." Ayağa kalkıp önümüzde kibarca eğildikten sonra odanın öbür ucundaki bir kapıyı açıp arkasında kayboldu.
"ġimdi ne yapıyoruz?" diye sordu Holmes fısıltıyla. "Adam sıvıĢmaya mı çalıĢıyor yoksa?" "Bu imkânsız," diye cevapladı Pycroft.
66
"NedenmiĢ o?"
"O kapı içerideki bir odaya açılıyor."
"Peki oradan çıkıĢ yok mu?"
"Hayır."
"Odada baĢka bir Ģey var mı?"
"Dün bomboĢtu."
"Peki ne yapıyor orada? Zaten tavırları da anlaĢılmazdı. Bu kadar korkmuĢ olmasının sebebi neydi acaba?"
"Dedektif olmamızdan ĢüphelenmiĢ olmasın," diye fikrimi belirttim.
"Öyle olmalı," diye atıldı Pycroft.
Holmes kafasını salladı. "Ama adamın yüzü bizi görünce solmadı ki. Zaten solmuĢtu," dedi. "Acaba..."
Ġçerideki kapıdan gelen bir ses üzerine Holmes'un sözleri yarım kaldı.
"Ne halt yemeye kapıya vuruyor bu adam?" dedi kâtip.
Ses yine geldi; ama bu sefer daha Ģiddetle. Hepimiz kapalı kapıya merakla baktık. Holmes'a baktığımda yüz hatlarının sertleĢmiĢ olduğunu ve büyük bir heyecanla öne doğru eğilmiĢ olduğunu gördüm. Sonra aniden kapıdan bir gümbürtü geldi. Holmes hızla fırlayıp kapıyı itti ama içeriden kilitlenmiĢti. Sonra biz de bütün ağırlığımızla kapıya yüklenmeye baĢladık. Önce bir menteĢe, sonra diğeri derken kapı aĢağı indi.
Ġçeride kimse yoktu.
Kısacık bir an için afallamıĢ halde durduk, ardından odanın bir köĢesinde baĢka bir kapı daha olduğunu gördük. Holmes gidip onu da açtı. Yerde bir ceket ve yelek, kapının arkasındaki bir kancada da Franco-Midland Hırdavat ġirketi'nin müdürü asılı duruyordu. Dizleri yukarı çekilmiĢ, kafası çok garip bir açıda sallanıyordu. Meğer konuĢmamızı bölen sesler topuklarının yere vuruĢ sesiymiĢ. Ben adamı hemen belinden kaldırırken, Pycroft ve Holmes da boynunu ipten kurtardılar. Sonra hemen içeri taĢıyıp yatırdık. Yüzü külrengi olmuĢtu ve mosmor dudakları arasından zorlukla nefes alıp veriyordu. BeĢ dakika önce gördüğümüz adamın enkazıydı yerde yatan.
67
"Ne dersin Watson?" diye sordu Holmes. Eğilip yakından inceledim. Nabzı zayıf ve düzensizdi ama nefesi biraz düzelmeye baĢlamıĢtı. Bir an gözkapakları titredi ve aralanınca gözünün beyazı göründü.
"Tehlikeyi atlatmıĢ sayılır," dedim. "Pencereyi açın ve Ģuradaki sürahiyi bana verin." Yakasını gevĢettim, yüzüne soğuk su serptim ve düzenli nefes almaya baĢlayana kadar kollarım kaldırıp indirdim. "Bir süre sonra düzelecektir," dedim sonunda. Holmes bu arada, elleri pantolonunun ceplerinde, çenesi göğsüne düĢmüĢ halde masanın yanında duruyordu.
"Artık polisi çağırabiliriz sanırım," dedi. "Ama onlar gelene kadar meseleyi çözsem iyi olacak."
"Ben hâlâ anlayamıyorum," diye atıldı Pycroft, kafasını kaĢıyarak. "Beni neden buraya kadar getirdiler ki sanki..."
"Hah! Her Ģey basit değil mi?" dedi Holmes, dayanamayıp adamın sözünü keserek. "Bu son hareketi hariç." "Gerisini anladınız o zaman." "Her Ģey gayet açık. Sen ne diyorsun Watson?" Omuzlarımı silktim. "Ġtiraf etmeliyim ki ne diyeceğimi bilemiyorum," dedim.
"Olayları düĢünürsen nereye götürdüğü belli." "Nasıl?"
"E, bütün vaka iki nokta üzerinde dönüyor. Ġlki, Pycroft'un bu garip Ģirkete girdiğini kabul eden imzası. Bunun ne anlama geldiğini göremiyor musun?"
"Üzgünüm ama herhalde kaçırdığım bir Ģeyler var." "Pekâlâ, bunu ona neden yaptırdılar? ĠĢ yüzünden olmamalı, çünkü genelde böyle anlaĢmalar ilk baĢta sözlü olarak yapılır; bu sefer niye farklı olsun ki? El yazından bir örneğe ihtiyaçları olduğunu ve bunu almak için baĢka bir yollan olmadığını göremiyor musun genç adam?" "Peki ama neden?"
"Bence de. Neden? Zaten bunun cevabını verdiğimizde küçük problemimizde önemli bir ilerleme kaydetmiĢ olacağız. Neden? Sadece tek bir sebep olabilir. El yazım taklit etmek için
68
öncelikle bir örneğe ihtiyaçları vardı. ġimdi ikinci noktaya geçtiğimizde her birinin birbirine ıĢık tuttuğunu görebiliyoruz. Bu nokta da Ģöyle: Pinner, senin Mawson'daki iĢi bıraktığını haber vermeni istemedi - oradaki müdür, hiç görmediği Bay Hail Pycroft'un Pazartesi günü geleceğini düĢünmeye devam edecekti böylece."
"Tanrım!" diye bağırdı müĢterimiz. "Ne de körmüĢüm!" "ġu el yazısı meselesini Ģimdi anlıyor musunuz? ġöyle düĢün: Seninkinden çok farklı bir el yazısına sahip biri senin yerine iĢe girmek istese ne olur? Oyunu hemen ortaya çıkardı değil
mi? Bu arada alçak herif de taklit etmeyi öğrenip iĢi kapmıĢ olmalı. Herhalde seni Mawson'da gören olmamıĢtı."
"Evet kimse görmedi," diye homurdandı Hail Pycroft. "Çok iyi. Zaten istedikleri de buydu: seni Ģirketten uzak tutup, Mawson'da senin yerine baĢka birinin iĢe baĢladığını belli etmemek. Bu yüzden sana yüklü bir avans verip Midlands'e gönderdiler ve Londra'ya dönüp de oyunlarını ortaya çıkarama-yasın diye uydurma iĢler verdiler. Hepsi bu."
"Peki ama adam neden kardeĢi kılığında görünme ihtiyacı duydu?"
"Eh, burası da açık. Besbelli ki ekip iki kiĢi. Biri senin yerine büroda çalıĢıyor. Diğeri de oyunun ikna edici olması için ikinci bir kiĢi yaratmak zorunda olduğunu hissetmiĢ ama ekibe üçüncü bir kiĢi almaktansa aradaki ufak benzerlikleri kardeĢliğe yoracağına güvenerek görünümünü elinden geldiğince değiĢtirmiĢ. Neyse ki Ģansına o altın kaplama diĢi görüp Ģüphelendin."
Hail Pycroft sıktığı yumruklarım havada salladı. "Yüce Tanrım!" diye bağırdı. "Peki ben aptal gibi buralarda dolanırken öteki Hail Pycroft ne yapıyordu? Ne yapacağız Bay Holmes? Lütfen yardım edin."
"Mawson'a bir telgraf göndermemiz gerekiyor." "Ama Cumartesileri saat on ikide kapatıyorlar." "Önemli değil. Bir kapıcı veya bekçi vardır muhakkak." "A evet, orada sürekli bir bekçi kaldığını duymuĢtum." "Çok güzel. Ona telgraf gönderip her Ģeyin yerinde olup
69
olmadığını ve senin isminde birilerinin çalıĢıp çalıĢmadığını soralım. Ama henüz açıklanmamıĢ bir nokta daha var. Bu namussuzlardan biri neden gözümüzün önünde gidip kendini astı?"
"Gazete!" diye bir ses geldi arkamızdan. Adam doğrulmuĢ oturuyordu. Önceki gibi solgundu ama biraz toparlandığı belliydi. Boğazındaki geniĢ kırmızı yarayı ovalayıp duruyordu.
"Gazete! Tabii ya!" diye bağırdı Holmes, büyük bir heyecanla. "Nasıl da akıl edemedim! Kafam bu ziyaretle o kadar meĢguldü ki gazeteyi bir an için bile düĢünemedim. ĠĢin sırrı kesinlikle orada olmalı." Gazeteyi açıp masaya yaydı ve bir süre sonra bir zafer çığlığı attı. "ġuraya bak Watson," dedi. "Evening Standard'in bugünkü baskısı. ĠĢte aradığımız burada. BaĢlığa bak: 'Mawson&Williams'da Cinayet. Büyük Soygun GiriĢimi. Suçlu Yakalandı.' Hadi Watson, hepimiz merakla bekliyoruz. Yüksek sesle oku lütfen."
Habere verilen geniĢ yere bakılırsa Ģehirde günün olayıydı. ġöyle devam ediyordu:
"Bu akĢam Ģehirde, bir adamın ölümü ve suçlunun yakala-nıĢıyla sonuçlanan bir soygun giriĢiminde bulunuldu. Bir süredir, meĢhur finans kurumu Mawson&Williams'da değeri milyon sterlini bulan tahviller bulunduğu biliniyordu. ġirket bu büyük sorumluluğun bilincinde olarak son teknoloji kasalar yaptırıp bina içinde gece gündüz nöbet tutan silahlı bekçiler tutmuĢtu. Alman bilgilere göre, geçen hafta firmaya Hail Pycroft adında yeni bir kâtip alınmıĢ, fakat bu adamın aslmda ünlü kalpazan ve beĢ yıllık cezasını henüz bitirmiĢ olan hırsız Bedding-ton olduğu bugünkü olayların sonucu ortaya çıkmıĢtır. Henüz bilinmeyen yöntemlerle sahte bir isim altında Ģirkette çalıĢmaya baĢlamıĢ ve orada bulunduğu süre içinde kasaların konumu ve özelliklerini öğrenmeyi ve kilitlerin kalıplarını çıkarmayı baĢarmıĢtır.
"Mawson'da çalıĢanlar Cumartesileri öğlen on ikide paydos ediyorlar. Bu yüzden Merkez Karakoldan Komiser Tuson, binadan saat biri yirmi geçe, elinde bir çantayla çıkan bir adam görünce ĢaĢırmıĢ ve Ģüpheye kapılarak adamı takibe baĢlamıĢ-
70
tır. Uzun mücadeleler sonunda ve Memur Pollack'ın da yardımıyla adam yakalanmıĢtır. Çanta arandığında yaklaĢık yüz bin sterlinlik Amerikan Demiryolu hisseleri ve diğer bazı Ģirketlerin tahvilleri bulunmuĢtur. Bina incelendiğinde ise, en büyük kasalardan birinin içinde talihsiz bekçinin cesedi bulunmuĢtur. Adamın kafatasının ağır bir cisim darbesiyle kırılmıĢ olduğu anlaĢılmıĢtır. Beddington'un büroda bir Ģey unuttuğunu söyleyerek içeri girdiği ve bekçiyi hemen öldürdükten sonra büyük kasayı açtığı ve ganimetiyle hemen kaçmaya kalkıĢtığı düĢünülmektedir. Genelde birlikte çalıĢtıkları kardeĢinin Ģu an için olayda parmağı bulunamamıĢtır ama polis onu da aramaktadır."
"O zaman bu konuda polisi büyük bir zahmetten kurtarabiliriz," dedi Holmes, yerde kıvrılmıĢ duran adama bakarak. "Ġnsan doğası çok garip bir karıĢım Watson. Söz konusu olan aĢağılık bir adam ve katil bile olsa, kardeĢi, yakalandığını öğrendiği anda intihara kalkıĢabiliyor. Ama her Ģeye rağmen bunu yapmamız gerekiyor. ġimdi Bay Pycroft, biz burada doktorla nöbet tutarken siz de gidip polise haber verin."
71
GLORIA SCOTT
"Burada bazı gazeteler var," dedi dostum Sherlock Holmes, bir kıĢ akĢamı birlikte ateĢin baĢmda oturmuĢ konuĢurken. "Sanırım ilgini çeker Watson. ġu sıradıĢı Gloria Scott vakasıyla ilgili bazı belgelerden bahsediyor. Okuyunca, Sulh Hakimi Trevor'ı dehĢete düĢüren o mesajı da yayınlamıĢlar."
Çekmeceden biraz yıpranmıĢ bir rulo çıkararak bandını açtı ve gri bir kâğıda yazılı bir mesaj çıkartarak bana uzattı.
" 'Oyun için biletler bitti,' diyordu yazıda. 'Bildiğin gibi Hudson erken davranarak her türlü gereken Ģeyi bulup hizmetçiye anlatmıĢ. Yine de çabuk olmak Ģart. Kaç keredir söylüyorum. Kurtul Ģu tembellikten.'
Bu bilmecemsi mesajı okuduktan sonra kafamı kaldırdığımda, Holmes'un yüzümdeki ifadeye bakıp kıkırdadığını gördüm.
"Biraz ĢaĢırmıĢ görünüyorsun," dedi.
"Bunun gibi bir mesaj insanı neden dehĢete düĢürür anlayamadım. Bana çok acayip geldi."
"Doğru ama bunu okuyan adam, ki aklı yerinde bir adamdır, mesajın karĢısında yumruk yemiĢe dönmüĢ."
"Beni meraklandırıyorsun," dedim. "Peki demin neden bu vakanın ilgimi çekeceğini söyledin?"
"Çünkü mesleki yaĢamıma baĢlamama sebep olan vaka buydu; Ġlk vakam!"
Çok uzun bir zamandır, dostumu ilk olarak suçla savaĢmaya itenin ne olduğunu merak etmiĢtim, ama daha önce bununla ilgili konuĢacak bir ruh halindeyken yakalayamamıĢtım kendisini. Koltuğuna oturup belgeleri dizine açtı. Sonra da piposunu yakıp tüttürmeye ve kucağındaki belgeleri evirip çevirmeye baĢladı.
75
"Sana daha önce Victor Trevor'dan bahsetmemiĢtim, değil mi?" diye sordu. "Üniversitede okuduğum iki yıl içindeki tek dostumdu. Ben hiçbir zaman sosyal bir insan olmadım Watson. Çoğu zaman odamda oturup kendi küçük metotlarım üzerinde kafa yormayı tercih ederdim. Bu yüzden de öğrenci arkadaĢlarımla pek içli dıĢlı olmadım. Benim atletizm ve boks dıĢındaki ilgi alanlarım diğer arkadaĢlarımdan o kadar farklıydı ki onlarla pek zaman geçirmezdim. TanıĢtığım tek kiĢi Trevor'di, ki onunla tanıĢmamız da teriyerinin baldırımı ısırması sonucu olmuĢtu.
"Biraz tatsız bir baĢlangıçtı ama iĢe yaramıĢtı. Ben sonraki on gün bacağım yüzünden yataktan çıkamadım, ama Trevor da sık sık gelip hatırımı sordu. Ġlk baĢta konuĢmalarımız kısa sürüyorduysa da sonra gittikçe uzamaya baĢladı ve dönem sonunda çok yakın arkadaĢ olduk. Benim tersime kanlı canlı ve ateĢli bir insandı, ama ortak bazı noktalarımızın olduğunu keĢfettik; özellikle de ikimizin de arkadaĢsız olduğunu. Bir gün beni babasının Norfolk, Donnit-horpe'daki evine davet etti ve birlikte bir ay geçirdik.
"Trevor'ın babası varlıklı ve nüfuzlu bir adamdı ve toprak sahibi bir Sulh Hakimiydi. Langmere'in kuzeyinde, Broads civarında küçük bir köydü Donnithorpe. Evleri eski tarz, önünde güzel bir bahçesi olan ahĢap bir binaydı. Çevre, ördek ve balık avına müsaitti ve evin, anladığım kadarıyla, eski sahibinden kalan kütüphanesi de oldukça geniĢti. Bütün bunlara bir de harika bir aĢçı da katılınca, orada keyifli zaman geçirememesi için insanın epey titiz biri olması lazım.
"Bay Trevor duldu ve dostum da tek oğluydu. Birmingham'a yaptığı bir ziyaret sırasında bir kızı da olduğunu, ama difteriye yakalanıp ölmüĢ olduğunu duymuĢtum. Baba çok ilgimi çekmiĢti. Fazla kültürlü biri değildi ama hem fiziksel, hem de zihinsel olarak saf bir güce sahipti. Pek kitap okumuĢ değil-diyse de çok gezmiĢ, dünyanın birçok yerini dolaĢmıĢ, öğrendiği hiçbir Ģeyi unutmamıĢtı. Ġri yarı, beyaz saçlı, güneĢ yanığı terliydi ve vahĢilik
derecesinde sert bakan mavi gözleri vardı. Ama bütün bu görünümüne rağmen civarda yumuĢaklığıyla ve merhametiyle tanınıyordu.
76
"Orada kalmaya baĢladığım ilk günlerde bir akĢam yemekten sonra oturmuĢ Ģarap içiyorduk ki genç Trevor, benim gözlem yapmaktaki yeteneğimden bahsetmeye baĢladı. O zamanlar hayatımda oynayacağı rolü henüz bilmediğim, ama aĢağı yukarı sistematik hale getirmiĢ olduğum gözlem ve akıl yürütme alıĢkanlıklarımı anlattı babasına. YaĢlı adam, oğlunun beni överken abartmıĢ olduğunu fark etmiĢ olmalı ki;
" 'Hadi Bay Holmes,' dedi neĢeyle gülerek, 'ben sizin için mükemmel bir malzemeyim. Benden neler çıkarıyorsunuz?'
" 'Korkarım fazla bir Ģey yok,' diye cevapladım. 'Sadece geçen on iki ay içinde bir saldırı tehdidi almıĢ olabileceğinizi tahmin ediyorum.'
"Ben bunları söyleyince adamın yüzündeki gülümseme dondu ve bana ĢaĢkınlıkla bakmaya baĢladı.
" 'Evet, doğru,' dedi. 'Hatırlarsın Victor,' dedi oğluna dönerek, 'o kaçakçıları yakaladığımızda bizi bıçaklamakla tehdit etmiĢlerdi; hatta Sir Edward Holly saldırıya uğramıĢtı bile. O zamandan beri hep tetikteyim ama bunu nasıl anladığını bilemiyorum.'
" 'Çok güzel bir bastonunuz var,' dedim. 'Üstündeki yazıdan anladığım kadarıyla, onu alalı bir yıl olmamıĢ. Ama siz zahmete girip ucunu çıkarttırmıĢ ve esaslı bir silah olması için kurĢunla doldurtmuĢsunuz. Bir korkunuz olmasaydı böyle bir Ģey yaptırmazdınız.'
" 'BaĢka bir Ģey yok mu?' diye sordu gülümseyerek.
" 'Gençliğinizde boksa meraklıymıĢsınız.'
" 'Bu da doğru. Nereden bildin? Burnumdan mı anladın?'
" 'Hayır,' dedim. 'Kulaklarınızdan. Boksörlere özgü o ezik Ģekilleri var.'
" 'BaĢka?'
" 'Ellerinizle çok kazı yapmıĢsınız.'
" 'Bütün servetimi altın madenlerine borçluyum.'
"'Yeni Zelanda'ya gitmiĢsiniz.'
"'Bu da doğru.'
" 'Japonya'da da bulunmuĢsunuz.'
77
" 'Evet.'
" 'Ve isminin baĢ harfleri J.A. ile baĢlayan biriyle yakın bir iliĢkiniz olmuĢ. Ama sonradan onu unutmak için epey çabalamıĢsınız.'
"Bay Trevor yavaĢça kalktı ve kocaman mavi gözlerini üzerime dikti. Sonra da kendinden geçerek yere yığıldı.
"Ne kadar sarsıldığımızı tahmin edebilirsin Watson. Neyse ki krizi fazla uzun sürmedi. Yakasını gevĢetip yüzüne biraz su serptikten sonra kendine geldi.
" 'Ah çocuklar,' dedi gülümsemeye çalıĢarak, 'umarım korkutmadım sizi. DıĢarıdan ne kadar sert görünsem de biraz yufka yüreklilik vardır içimde. Bunu nasıl baĢarıyorsunuz bilemiyorum Bay Holmes, ama bana kalırsa bu yeteneklerinizle bütün dedektiflerin pabucunu dama atarsınız. Sizin geleceğiniz burada yatıyor bayım. Tecrübelerime güvenin.'
"Ġnan bana Watson, bu hobimi mesleğe dönüĢtürebileceğimi ilk defa, bu tavsiyeden sonra fark ettiğimi söyleyebilirim. A-ma iĢin doğrusu, o anda beyefendinin rahatsızlığıyla ilgilenmekte olduğum için baĢka bir Ģey düĢünemiyordum.
" 'Sizi rahatsız edecek bir Ģey söylemedim ya?' dedim.
" 'Doğrusu, o kadar hassas bir yarayı deĢtiniz ki. Bütün bunları nasıl bildiğinizi ve daha ne kadarım tahmin edebildiğinizi öğrenebilir miyim?' Bunları Ģakayla karıĢık söylüyordu a-ma gözlerinin ardındaki korkuyu hâlâ görebiliyordum.
" 'Çok basit,' dedim. 'Bir ara balığa çıktığımızda, dirseği-nizdeki J.A. dövmesini görmüĢtüm. Harfler hâlâ okunabiliyordu ama biraz silinmiĢ ve çevresindeki derinin yıpranmıĢ olması, dövmeden kurtulmaya çalıĢıldığını gösteriyordu. Buradan da o ilk harflerin bir zamanlar size yakın olduğunu ama sonra da unutmaya çalıĢtığınızı anladım.'
" 'Ne göz!' diye atıldı, iç çekerek. 'Tam dediğiniz gibi. A-ma bu konuda konuĢmayalım. Bütün hayaletler arasında en kötüsü eski aĢklardır. ġimdi içeri geçip puro içelim.'
"Bay Trevor'ın, o günden itibaren, her ne kadar sıcak davranmaya devam etse de, bana bir miktar Ģüpheyle yaklaĢtığını
78
görebiliyordum. Bunu oğlu da fark etti. 'Bizim hakimin içine öyle bir kurt düĢürdün ki,' dedi, 'bir daha asla neyi bilip neyi bilmediğini anlayamayacaktır.' Hakim bunu belli etmemeye çalıĢıyordu ama o kadar kuvvetli bir duyguydu ki her hareketinde açığa çıkıyordu. Sonunda ona rahatsızlık verdiğimi düĢünerek ziyaretimi kısa kesmeye karar verdim. Fakat oradan ayrılacağım gün, önemini sonradan kavrayacağım ilginç bir olay gerçekleĢti.
"O gün, üçümüz bahçede Ģezlonglara uzanmıĢ, güneĢin ve manzaranın keyfini çıkarırken hizmetçi kız gelip, kapıda Bay Trevor'ı görmek isteyen bir adam olduğunu haber verdi.
" 'Adı neymiĢ?' diye sordu ev sahibi.
"'Kendisi söylemiyor.'
" 'Ne istiyormuĢ peki?'
" 'Onu tanıdığınızı ve biraz konuĢmak istediğini söyledi.'
" 'Ġçeri al o zaman.'
Kısa bir süre sonra, içeri yaĢlıca, ürkek bir adam girdi ayaklarını sürükleye sürükleye. Lekeli bir ceket, kırmızı-kahve-rengi damalı bir gömlek, yün pantolon ve eski püskü çizmeler giyiniyordu. Ġnce ve esmer yüzünde sinsi bir ifade vardı ve sürekli sırıtan ağzında çarpık çurpuk sarı diĢleri görünüyordu. KırıĢmıĢ elleri ve duruĢ Ģekli denizcilere özgüydü. Adam bize doğru gelirken Bay Trevor hıçkırığa benzer bir ses çıkararak sandalyesinden fırladı ve eve koĢtu. Bir süre sonra geri geldiğinde yanımdan geçerken yoğun bir Ģekilde viski kokusu aldım.
" 'Söyle adamım,' dedi. 'Sana nasıl yardımcı olabilirim?'
"Denizci, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan Bay Trevor 'a baktı gözlerini kırpıĢtırarak.
" 'Beni tanımadınız mı?' diye sordu sonra.
" 'Tabii ki tanıdım Hudson,' dedi Bay Trevor ĢaĢırmıĢ gibi.
" 'Doğru efendim, Hudson,' dedi denizci. 'GörüĢmeydi bir otuz yıl olmuĢ. Siz sıcak evinizde otururken ben hâlâ iki lokma ekmeğe talim ediyorum.'
" 'Sen beni hayırsız mı sandın?' diye atıldı Bay Trevor ve adama yaklaĢıp kulağına bir Ģeyler fısıldadı. 'ġimdi mutfağa git
79
de karnını doyur,' dedi sonra yüksek sesle. 'Muhakkak sana bir Ģeyler ayarlarız.'
" 'Sağ olun efendim,' dedi denizci. 'Ġki yıldır basımdaki külüstürle uğraĢıyorum. ġu sıralar biraz dardayım ve kafamı dinlemeye ihtiyacım var. Zaten siz olmasanız Bay Beddoes'a gidecektim.'
" 'Bay Beddoes'un nerede olduğunu biliyorsun demek?'
" 'Elbette. Bütün eski dostların nerede olduğunu bilirim ben,' dedi adam sinsi bir gülümsemeyle ve sonra hizmetçi kızın ardından mutfağa gitti. Bay Trevor, adamın; madenlere giderken bindiği bir gemiden arkadaĢı olduğuna benzer bir Ģeyler geveledi ve bizi bahçede bırakıp içeri girdi. Bir saat kadar sonra içeri girdiğimizde Bay Trevor'ı kanepede sızmıĢ halde bulduk. Bütün bu olanlar hiç hoĢuma gitmemiĢti. Zaten varlığımın yeteri kadar rahatsızlık verdiğini düĢünerek, Donnithorpe'dan ertesi gün ayrıldım.
"Londra'ya döndüğümde yedi hafta boyunca organik kimya deneyleriyle uğraĢtım. Ama yazm sonlarına doğru bir gün, arkadaĢımdan bir telgraf aldım. Tavsiyeme ve yardımıma ihtiyacı olduğunu söylüyor, hemen Donnithorpe'a gelmemi rica ediyordu. Tabii ben de her Ģeyi bırakıp kuzeye döndüm yine.
"Beni istasyonda karĢılamaya geldiğinde son iki ayın onun için çok zor geçmiĢ olduğunu fark ettim. Dertten zayıflamıĢ, o eski gürültücü, neĢeli hali kalmamıĢtı.
" 'Hakim ölüyor,' dedi ilk olarak.
" 'Olamaz!' diye bağırdım. 'Ne oldu?'
" 'Felç. Bugün yine sinir krizi geçirdi. Döndüğümüzde onu sağ bulamazsak hiç ĢaĢırmam.'
"Bu beklenmedik haber üzerine ne kadar dehĢete kapıldığımı tahmin edebilirsin Watson.
" 'Neden böyle oldu?' diye sordum.
" 'Sorun da bu ya. Bunu yolda konuĢuruz. Sen ayrılmadan önceki akĢam gelen adamı hatırlıyor musun?'
" 'Hem de dün gibi.'
" 'O gün eve kimi almıĢız biliyor musun?'
" 'Hiçbir fikrim yok.'
80
" 'O Ģeytanın ta kendisi Holmes,' dedi heyecanla. "ArkadaĢıma ĢaĢkınlıkla baktım.
" 'Evet, evet, iblis o. O günden beri hiç huzurumuz kalmadı... bir an için bile. O gün bu gün yataktan kalkamadı Hakim. Hep o lanet Hudson yüzünden babam hayata küstü.' " 'ġu Hudson babana ne yaptı?'
" 'Bunu öğrenmek için neler vermem ki. Babam gibi nazik, iyiliksever bir adam nasıl olur da o alçak haydudun elinde oyuncak olur? Ama geldiğine sevindim Holmes. Sana güveniyorum. Bana yardım et.'
"Batan güneĢle birlikte Broads'a doğru yola çıktık. Soldaki bir koruluğun arkasından hakimin evinin bacaları ve bayrak direği görülebiliyordu.
" 'Babam adamı önce bahçıvanlığa getirdi,' dedi arkadaĢım, 'sonra bu da yetmeyince baĢ kâhya oldu. Ev artık tamamen elinin altındaydı ve istediğini yapabiliyordu. Hizmetçiler bir süre sonra sarhoĢluğundan ve küfürbazhğından Ģikayet etmeye baĢladılar. Babam da onları susturabilmek için maaĢlarını yükseltti. Sonra adam, sandalı ve babamm en iyi silaklanm alıp ava çıkmaya baĢladı. Ortalıkta olduğu sürece yüzünde öyle sinsi ve küstah bir ifade oluyordu ki inan bana, yaĢıtım olsa Ģimdiye kadar yüz kere halletmiĢtim iĢini. Kendimi o kadar tutup durdum ama Ģimdi düĢünüyorum da keĢke öyle yapmasaydım.
" 'Neyse, iĢler sürekli kötüye gitti. O hayvan Hudson gün geçtikçe daha da saldırgan olmaya baĢladı ve bir gün babama küstahça karĢılık verdiği için dayanamayıp yakasından tuttuğum gibi attım odadan. Çıkarken yılan gözlerinden tehdit okunuyordu. Sonradan zavallı babamla aralarında ne geçti bilmiyorum ama babam ertesi gün gelip Hudson'dan özür dilememi istedi. Ben haliyle reddettim ve onun gibi aĢağılık birine neden bu kadar göz yumduğunu sordum.
" 'Ah evladım,' dedi, 'bunu ben de konuĢmak isterdim ama halimi bir bilsen! Bir gün bunu mutlaka öğreneceksin Victor. Ne olursa olsun öğrenmeni sağlayacağım. Zavallı babandan sana zarar gelmeyeceğini bilirsin değil mi oğlum?'
81
Sonra da kendini çalıĢma odasına kapattı ve pencereden görebildiğim kadarıyla bütün gün hani hani bir Ģeyler yazıp durdu.
" 'O akĢam, Hudson buralardan gideceğini söyleyince bir oh çektim. Babamla ben yemekten sonra oturmuĢ puro içerken odaya girdi ve yarı sarhoĢ bir adamın sesiyle niyetini açıkladı.
" 'Norfolk'tan sıkıldım artık,' dedi. 'Hampshire'a, Bay Beddoes'a gidiyorum. O da beni görünce sevinecektir, buna kuĢkum yok.'
" 'Bir Ģeye mi gücendin de gidiyorsun Hudson?' diye sordu babam, beni çılgına çeviren bir uysallıkla.
" 'Bana bir özür borcunuz var,' dedi Hudson, bana doğru ters ters bakarak.
" 'Bu değerli insana kötü davrandığım kabul etmelisin Victor,' dedi babam bana dönerek.
" 'Tam tersine, ona gereğinden fazla sabır gösterdiğimizi düĢünüyorum,' diye karĢılık verdim.
" 'Sabır ha?' diye hırladı Hudson. 'Öyle olsun dostum. GörüĢeceğiz! ' dedi ve sonra odadan çıktı, yarım saat sonra da evi terk etti. Babamın bundan sonra sinirleri iyiden iyiye bozuldu. Her gece odasını arĢınlayıp durduğunu duyabiliyordum. Tam biraz toparlanır gibiyken son darbeyi yemiĢti.'
" 'Bu nasıl oldu peki?' diye sordum merakla.
" 'Çok garip. Dün akĢam babama, Fordingbridge'den bir mektup geldi. Babam mektubu okuduğunda kafasını ellerinin arasına alarak, aklını yitirmiĢ biri gibi odada dört dönmeye baĢladı. Sonunda zapt edip kanepeye yatırdığımda ağzıyla göz kapaklarının çarpıldığını gördüm ve kriz geçirdiğini anlayarak doktoru çağırdım.
Onu hemen yatağa yatırdık ama felç iyice yayılmıĢtı. Ben çıkana kadar kendine gelmemiĢti; döndüğümüzde onu sağ bulamayabiliriz.'
" 'Beni korkutuyorsun Trevor,' dedim. 'O mektupta bunlara yol açabilecek ne var acaba?'
" 'Hiçbir Ģey. ĠĢin anlaĢılmaz kısmı da burası ya. Mesaj oldukça Ģuradan ve garip. Aman Tanrım, galiba korktuğum baĢımıza gelmiĢ!'
82
"Bunları anlatırken ön kapıya gelmiĢtik. AkĢam alacakaranlığında evdeki bütün kepenklerin kapatılmıĢ olduğunu gördüm. Kapıya yöneldiğimizde siyahlar içinde bir beyefendi çıka-geldi. Dostumun yüzü acıyla gerildi.
" 'Ne zaman oldu doktor?' diye sordu Trevor:
" 'Sen çıktıktan hemen sonra.'
" 'Hiç kendine geldi mi?'
" 'Sadece bir anlığına.'
" 'Benim için bir Ģey söyledi mi?'
" 'Sadece kâğıtların dolabın arkasında olduğunu söyledi.'
"ArkadaĢım, doktorla birlikte yukarı çıktı, bense çalıĢma odasında kalıp bütün olanları kafamda evirip çevirmeye baĢladım. DövüĢçü, gezgin ve altın madencisi Trevor'ın nasıl bir geçmiĢi vardı? Ve nasıl olmuĢtu da o alçak denizcinin kapanına düĢmüĢtü? Ayrıca, kolundaki dövmede yazan harfleri anlattığımda neden bayılmıĢtı? Peki ya Fordingham'dan gelen mektup nasıl olmuĢtu da adamın ölümüne sebep olmuĢtu? Sonra Fordingham'ın Hampshire'da olduğunu ve denizcinin muhtemelen Ģantaj için gittiği Bay Beddoes'un da Hampshire'da oturduğunu hatırladım. Bu durumda mektup, ya denizci Hudson'dan geliyordu ve o sırrı açığa çıkardığını yazıyordu; ya da Bay Beddoes'dan geliyordu ve eski dostunu olası bir ihanete karĢı uyarıyordu. Buraya kadar her Ģey açıktı. Peki öyleyse bu mektup nasıl olurdu da genç Trevor'ın söylediği gibi komik ve anlamsız olurdu? YanlıĢ anlamıĢ olmalıydı. Mektup Ģifreli olabilir miydi? O mektubu kesinlikle görmem gerekiyordu. Eğer gizli bir mesaj varsa çözebileceğime inanıyordum.
"Bir saat kadar daha karanlıkta oturup düĢündükten sonra nihayet elinde lambayla gözü yaĢlı bir hizmetçi, arkasından da dostum Trevor geldi. Biraz solgundu ama metin görünüyordu. Elinde de, Ģu anda kucağımda olan bu mektup vardı. KarĢıma oturdu, lambayı yaklaĢtırdı ve üzerinde Ģu kelimelerin karalanmıĢ olduğu kâğıdı uzattı: 'Oyun için biletler bitti. Bildiğin gibi Hudson erken davranarak her türlü gereken Ģeyi bulup hizmetçiye anlatmıĢ. Yine de çabuk olmak Ģart. Kaç keredir söylüyorum. Kurtul Ģu tembellikten.'
83
"Ġlk okuduğumda, sen nasıl ĢaĢırdıysan ben de öyle ĢaĢırdım. Sonra bir kere daha dikkatle okudum. Tam düĢündüğüm gibiydi. Bu garip kelimelerin ardında gizli bir anlam olmalıydı. Acaba bu 'biletler' ve 'hizmetçi' kelimelerinin önceden kararlaĢtırılmıĢ bir anlamı var mıydı? Eğer öyleyse karĢılığı tamamen keyfi olurdu ve hiçbir Ģekilde çözülemezdi. Ama bunu da kabullenmek zorundaydım. Mesajda geçen Hudson kelimesi mesajm konusunun tahmin ettiğim gibi olduğunu ve denizciden değil, Beddoes'dan geldiğini gösteriyordu. Bir kez de tersten okudum ama 'tembellikten Ģu kurtul' pek bir Ģey ifade etmiyordu. Bir kez daha denedim ama 'biletler için oyun' da pek iĢe yaramayacak gibiydi.
"Sonra bir anda buldum bulmacanın anahtarını. Ġlk kelimeden itibaren ikiĢer kelime atlayarak okuduğunda, ortaya çıkan mesaj gerçekten de Trevor'ı umutsuzluğa sürükleyecek cinstendi. Notu arkadaĢıma da okudum.
"Oyun bitti. Hudson her Ģeyi anlatmıĢ. Çabuk kaç. Kurtul."
"Victor Trevor yüzünü titreyen ellerinin arasına aldı. 'Mesaj bu olmalı,' dedi. 'Bu ölümden de beter, çünkü bu bir yüzkarası. Peki ama 'bilet' ve 'hizmetçi ne anlama geliyor?'
" 'Mesajla hiç ilgisi yok, ama baĢtan anahtarı bulamasay-dık bizi epeyce uğraĢtıracaktı. Nasıl baĢladığını görüyorsun, 'Oyun bitti...' Sonra da Ģifreye uymak için aralara herhangi ikiĢer kelime koymuĢ. Ama bu aralara koyduğu kelimelerden anlaĢıldığı kadarıyla oyunlara meraklı biri. Sen Ģu Beddoes'u tanıyor musun?'
" 'ġimdi sen söyleyince hatırladım, babamı her yıl, onunla oyunlara gelmesi için davet ederdi.'
" 'O zaman bu not kesinlikle ondan geliyor,' dedim. 'ġimdi bulmamız gereken tek Ģey, Hudson'ın bu iki adamın baĢına çöreklenmesini sağlayan sır.'
" 'Ah Holmes, korkarım günah ve utanç dolu bir Ģey olsa gerek,' dedi dostum. 'Ama senden saklayacak değilim; iĢte bu baba-
84
mm vasiyeti. Hudson'dan gelecek tehlikeyi sezerek hazırlamıĢ olmalı. Doktorun dediği gibi dolapta buldum. Al ve yüksek sesle oku. Kendim bunu yapacak güce ve cesarete sahip değilim.'
"O akĢam çalıĢma odasında okuduğum kâğıtlar bunlar Watson ve Ģimdi sana da okuyacağım. ġöyle baĢlıyor:
'Gloria Scott gemisinin, 8 Ocak 1855'te Falmouth'tan yola çıkıp 6 Kasımda Kuzey 15 derece ve Batı 25 derecede batıĢıyla ilgili ayrıntılar.'
" 'Çok sevgili oğlum, yakında ortaya çıkacağını sandığım bir rezaletten önce sana her Ģeyi kendim açıklamak istiyorum. Öncelikle Ģunu bilmelisin ki beni en derinden yaralayan Ģey; kanundan korkmam değil, insanların gözündeki itibarımı kaybetmem veya tanıdıklara rezil olacağım düĢüncesi de değil; beni sevdiğine ve bana her zaman saygı duyduğuna inandığım oğlumun yüzünün kızarması olacaktır. Sürekli baĢımda dolaĢan kılıç tepeme indiğinde bunu okumanı istiyorum; oku ki, ne kadar masum olduğumu öğren. Öte yandan her Ģey yolunda giderse (ki Yüce Tanrı bunu bize bahĢedebilir) ve bu yazı bir Ģekilde eline geçerse, sevgili annenin aziz hatırası ve seninle aramızdaki sevgi adına sana yalvarıyorum, onu ateĢe at ve bir daha da aklına getirme.
" 'Ama bu satırları hâlâ okuyorsan, bu utanç ortaya çıkmıĢ ve evimden götürülmüĢ veya daha muhtemeli zayıf kalbim bu acıya dayanamayarak yenik düĢmüĢ demektir. Her halükârda artık bir Ģeyleri gizlemenin anlamı kalmamıĢ demektir. Bu yüzden, Ģu andan itibaren anlatacaklarımın çıplak gerçekler olduğunu bilmeni ve beni anlayıĢla karĢılamanı istiyorum.
" 'Sevgili oğlum, benim gerçek adım Trevor değil. Gençliğimde James Armitage olarak tanınırdım. Okuldan arkadaĢın bana bu ilk harflerden bahsedince, sırrımı öğrendi diye dehĢete kapılmamı Ģimdi anlıyor musun? Neyse, Armitage ismiyle Londra'daki bir bankada iĢe girdim ve yine aynı isimle ülkemin kanunlarına karĢı geldiğim için sınır dıĢı edildim. Lütfen benim hakkımda kötü Ģeyler düĢünme oğlum. Ödemem gereken bir onur borcum vardı ve nasıl olsa yerine koyacağımdan emin ol-
85
duğum için aldım o parayı. Ama kötü Ģans yakamı bir türlü bırakmadı. Hesaplar incelendiğinde açığım ortaya çıktı. Otuz yıl önce kanunlar çok acımasız olduğu için yirmi üçüncü doğum günümde, kendimi Avustralya'ya giden Gloria Scott gemisinde diğer mahkumlarla birlikte zincire vurulmuĢ buldum.
" '1855 yılıydı ve Kırım SavaĢı'nın en Ģiddetli dönemleriydi. Bu yüzden eski mahkum gemileri Karadeniz'de kullanılıyordu ve devlet, mahkumları taĢımak için daha küçük gemiler kullanmak zorunda kalıyordu. Gloria Scott bir zamanlar Çin'le çay ticaretinde kullanılmıĢ eski tarz, ağır pruvalı, geniĢ direkli bir gemiydi. Ġçerideki otuz sekiz hapishane kuĢu dıĢında yirmi sekiz kiĢilik bir mürettebatı da vardı: on sekiz asker, kaptan, üç miço, bir doktor, bir rahip ve dört temizlikçi.
" 'Mahkumların hücreleri arasındaki boĢluklar, mahkum gemilerindeki gibi kalın meĢeden değil, daha ince ve dayanıksız bir ağaçtan yapılmıĢtı. Yanımda yatan adam, bizi rıhtıma indirdiklerinde dikkatimi çeken bir tipti. Tüysüz bir yüzü, uzun ve ince bir burnu ve geniĢ bir çenesi vardı. Olağanüstü boyuyla kasıla kasıla yürüyordu. Hiçbirimizin kafası onun omzuna bile gelmezdi. Boyu en az iki metre olmalıydı. O kadar üzgün ve yorgun yüz arasında onunki gibi enerjik ve azimli olanına rastlamak gerçekten garipti. Yanımda yattığını öğrendiğimde çok sevindim. Bir gece kulağımda bir fısıltıyla uyandım. Genç adam bizi ayıran tahtada bir delik açmayı baĢarmıĢtı.
" 'Selam dostum!' dedi. 'Adın ne ve burada iĢin ne?'
" 'Cevap verdikten sonra aynı Ģeyleri ben de sordum ona.
" 'Adım Jack Prendergast,' dedi. 'Benimle iĢin bitene kadar bu adı sık sık duyacaksın zaten.'
" 'BaĢından geçenleri dinlerken hatırladım; onun vakası ben tutuklanmadan önce büyük sansasyon yaratmıĢtı. Ġyi bir aileden gelen yetenekli bir adamdı ama iflah
olmaz derecede kötü huylan vardı. Önde gelen Londralı tüccarların paralarım almayı iyi biliyordu.
" 'A-ha! Demek beni hatırlıyorsun!' dedi gururla.
" 'Hem de en ufak ayrıntısına kadar.'
86
" 'O zaman dikkatini çeken bir Ģeyler olmalı.'
" 'Ne gibi?'
" 'Çeyrek milyon dolandırmamıĢ mıydım?'
" 'Öyle deniyordu.'
" 'Ama bir kuruĢu bile bulunamadı, değil mi?'
" 'Doğru.'
" 'Peki sence nerede bu kadar para?' diye sordu.
" 'Hiçbir fikrim yok.'
" 'Parmaklarımın arasında,' diye atıldı. 'Yüce Tanrım! Ka-fandaki saç kadar param var benim. Elinde para varsa ve kullanmayı biliyorsan istediğin her Ģeyi yapabilirsin evlat. Peki sence böyle biri Çin iĢi bir geminin içinde, fare ve böcek yuvası bir delikte çürümeyi göze alabilir mi dersin? Hayır dostum, böyle bir adam hem kendine hem de dostlarına iyi bakar. Sözümü dinle. O adamın yanından ayrılmazsan karĢılığını alacağından emin olabilirsin.'
" 'Hep böyle konuĢtuğu için ilk baĢta ne demek istediğim anlamadım. Ama sonra beni birçok kez denedikten ve yemin ettirdikten sonra gemiyi ele geçirme planlarından bahsetti. En az on iki mahkum; baĢlarında da Prendergast ve onun parası.
" 'Bir zamanlar bir ortağım vardı,' dedi bir gün. 'Nadir bulunacak sıkı bir dosttu ve içtiğimiz su ayrı gitmezdi. Sence Ģu anda nerede? Gemide tabii ki! Rahibin ta kendisi! Üstünde siyah cüppesi, gerekli belgeleri ve yanında, gemiyi bile satın alabilecek kadar parayla geldi. Mürettebatı avucunun içine almak üzere. Daha Ģimdiden miçolarla Mereer'ı ayarladı bile. Hatta gerekli görürse kaptanı bile satın alabilir.' " 'Peki biz ne yapacağız?' diye sordum. " 'Sen ne dersin?' dedi. 'Askerlerin üniformalarını kırmızıya boyayacağız o kadar.'
" 'Ama hepsi silahlı,' dedim.
" 'Biz de öyle olacağız evlat. Yeteri kadar silahımız var, mürettebat da arkamızda; eğer gemiyi ele geçiremezsek yuh bize. Bu gece sen de solundaki mahkumla konuĢ da bir bak bakalım, ona da güvenebilir miyiz.'
87
" 'Dediğini yaptım. Diğer komĢum benim gibi sahtekârlıktan hüküm giymiĢ genç bir adamdı. Adı Evans'tı, ama o da sonradan değiĢtirdi adını. ġimdi güney Ġngiltere'nin en zengin ve önemli adamlarından biri. Beni dinledikten sonra o da katılmak istediğini belirtti. Körfeze gelmeden, ikisi hariç bütün mahkumlar katılmıĢtı bu gruba. Zaten bu ikisinden biri, yarım akıllı güvenilmez biri olduğu, diğeri ise sarılık olduğu için iĢe yaramazdı.
" 'BaĢlangıçta gemiyi ele geçirmemize engel olacak hiçbir Ģey yok gibiydi. Mürettebat, bu iĢ için özel olarak seçilmiĢ bir grup hayduttu. Sözde rahip her gün vaaz verme bahanesiyle hücrelere geliyor, herkese gerekli aletleri dağıtıyordu. Üçüncü günün sonunda hepimizin yatağının altında bir eğe, bir çift tabanca ve bir torba barut vardı. Miçolardan ikisi Prendergast'ın adamıydı ve ikinci tayfa ise sağ koluydu. Kaptan, doktor, Teğmen Martin ve askerlerinden baĢka yolumuza çıkabilecek kimse yoktu. Ne kadar rahat görünse de tedbiri elden bırakmamaya kararlıydık. Saldırı gece olacaktı. Ama her Ģey beklediğimizden daha erken baĢlamak zorunda kaldı.
" 'Yola çıkmamızdan üç hafta kadar sonra bir akĢam, doktor, hasta mahkumlardan birini görmek için aĢağı indiğinde silahlardan birinin ucunu fark etti. Aslında sakin kalıp görmemiĢ gibi yapmayı becerebilseydi askerleri haberdar edip bütün planı berbat edebilirdi; ama dayanamayıp bir çığlık atmca mahkum da olayı fark etti ve doktoru yakaladı. Tabii adamcağız alarm veremeden susturuldu ve yatağa bağlandı. Ġçeri girerken, güverteye çıkan kapıyı açtığı için de hepimiz dıĢarı çıktık. KarĢımıza çıkan iki nöbetçi ve bir onbaĢı hemen öldürüldü. Ayrıca iki asker, daha tüfeklerini dolduramadan vuruldu. Sonra kaptanın kamarasına koĢtuk ama tam kapıyı açarken içeriden bir patlama sesi geldi ve kaptanın beyninin masadaki Atlantik haritasına dağıldığını gördük. Arkasında, elinde dumanı tüten
bir tabancayla rahip duruyordu. Diğer mürettebat da yakalanınca iĢ bitmiĢ gibi görünüyordu.
" 'Kaptan odası kamaranın yanındaydı. Hepimiz oraya top-lamp heyecanla özgürlüğümüzden konuĢmaya baĢladık. Sahte
88
rahip Wilson, çekmecelerden birini açarak beyaz Ģarap çıkardı. ġiĢeleri açıp içmeye koyulmuĢtuk ki, kulaklarımızda tüfeklerin patlama sesiyle irkildik. Oda öyle dumanla dolmuĢtu ki göz gözü görmez olmuĢtu. Duman kalktığında manzara korkunçtu. Wilson'la birlikte sekiz adam yerde kıvranıyordu. Akan kan ve Ģarabı Ģimdi bile düĢünsem hasta olurum. Öyle korkmuĢtuk ki Prendergast olmasa hemen teslim olurduk. Sükunetini koruyan Prendergast'ın talimatıyla dıĢarı koĢtuğumuzda pupada bekleyen teğmen ve on adamıyla karĢılaĢtık. Kaptan odasının tepesindeki açıklıktan üstümüze ateĢ açmıĢlardı ama bu sefer tüfeklerini yemden dolduramadan, biz önce davranarak iĢlerini bitirdik. Tanrım! Gemi mezbahaya dönmüĢtü! Prendergast'ın gözü dönmüĢ, güvertede yakaladığı askerleri çocuk gibi yakalayarak ölü ya da diri dinlemeden denize atıyordu. Ağır yaralı bir çavuĢ suyun üzerinde zorlukla yüzmeye çalıĢırken, biri merhamet edip adamı öldürdü. Olay bittiğinde tutsak miçolar ve doktordan baĢka hiçbir düĢmanımız sağ kalmamıĢtı.
" 'Zaten sonra da bu sağ kalanlar üzerine tartıĢma çıktı. Çoğumuz özgürlüğümüze kavuĢtuğumuz için çok mutluyduk a-ma vicdanımızı daha baĢka cinayetlerle rahatsız etmek istemiyorduk. Adamları bayıltmak için kafalarına dipçikle vurmak baĢka bir Ģeydi, soğukkanlılıkla öldürülürlerken baĢlarında beklemek baĢka bir Ģey. Biz sekiz kiĢi, yani beĢ mahkum ve üç denizci bunun yapılıĢına tanık olmak istemediğimizi söyledik. Fakat Prendergast ve yanındakiler kararlıydılar. Dediğine göre, temiz bir iĢ olması için, arkamızda, ilk fırsatta ötecek tanıklar bırakmamalıydık. Az daha bizim kaderimiz de o tutsaklarınki gibi olacaktı ama neyse ki sonunda bir kayığa binip gidebileceğimizi söyledi. Tabii bu teklife hemen atladık, çünkü bu kana susa-mıĢlığa daha fazla dayanamıyorduk. Bize denizci kıyafetleri, bir varil su, biri alet edevatla, diğeri peksimetle dolu iki fıçı ve bir pusula verdiler. Prendergast bize bir de harita vererek, soranlara, 15 derece kuzey ve 25 derece batıda batmıĢ olan gemiden kurtulan denizciler olduğumuzu söylememizi tembihledi ve ipi keserek sandalı suya bıraktı.
89
" 'ġimdi hikâyemin en ĢaĢırtıcı kısmına geliyorum sevgili oğlum. Kuzey doğudan esen rüzgârla birlikte yavaĢça yol almaya baĢladık. Sandalımız dalgalarda bata çıka giderken grup içindeki eğitimliler olarak Evans ve ben de haritaya bakıp nereye gideceğimize karar vermeye çalıĢıyorduk. Bu önemli bir so rundu çünkü hesaplarımıza göre Cape de Verde beĢ yüz mil kuzeyde, Afrika sahili ise yedi yüz mil doğuda kalıyordu. Sonuçta rüzgâr kuzeyden estiği için Sierra Leone'nin iyi bir seçim olduğuna karar verdik. Bu arada gemi de gözden kayboluyordu. A-ma aniden o yönden yoğun, kara dumanlar yükselmeye baĢladı. Birkaç saniye sonra da büyük bir gürültü duyuldu ve Gloria S-cott gözden kayboldu. Bunun üzerine kayığın yönünü değiĢtirerek bütün gücümüzle dumanın geldiği yöne gittik.
" 'Kaza yerine ulaĢmamız bir saati geçtiği için biz kimseyi kurtaramayacağımızı düĢünüyorduk. Suyun yüzündeki tahta parçaları geminin battığı yeri gösteriyordu. Ama tam, hiç hayat belirtisi olmadığına karar vermiĢ yolumuza devam etmeye hazırlanıyorduk ki bir imdat çağrısıyla irkildik ve biraz ileride geminin kalıntılarına tutunmuĢ halde bir adam olduğunu gördük. Sandala çıkardığımız adam genç denizci Hudson'dı. Ama her tarafı yanık içinde ve ağır yaralı olduğu için onun ağzından neler olduğunu öğrenebilmek için ertesi sabahı beklemek zorunda kaldık.
" 'Anlattığına göre, biz gittikten sonra Prendergast ve çetesi, kalan beĢ mahkumu da öldürmüĢ. Diğer üç miço da vurulup denize atılmıĢ. Sonra Prendergast aĢağı inerek zavallı doktorun boğazını kendi elleriyle kesmiĢ. Ġkinci kaptan ise cesur ve enerjik bir adam olarak, Prendergast'uı, elinde kanlı bıçakla üzerine doğru geldiğini gördüğünde, onu tutanlardan kurtulup güverteden aĢağı ambara kaçmıĢ. Ellerinde silahlarla peĢinden giden bir düzine mahkum, adamı bir barut fıçısının yanında, elinde kibritle beklerken bulmuĢlar. Adam onları, yaklaĢırlarsa bütün gemiyi havaya uçurmakla tehdit etmiĢ. Kısa bir süre sonra da
o büyük patlama olmuĢ. Ama Hudson, patlamanın mahkumlardan birinin kaza kurĢunu yüzünden olmuĢ olabileceğim tahmin edi-
90
yordu. Sebebi her ne olursa olsun, bu, Gloria Scott'un ve mahkum çetesinin sonu olmuĢtu.
" 'ĠĢte sevgili oğlum, bu korkunç hikâye kısaca böyle. Ertesi gün, Hotspur adlı bir gemi tarafından alındık ve Avustralya'ya gittik. Geminin kaptanı bizim batan geminin kazazedeleri olduğumuza kolaylıkla inandı. Sonradan resmi makamlar Gloria Scott nakliye gemisinin denizde kaybolduğunu açıkladı ve geminin gerçek kaderi üzerine baĢka hiçbir haber duyulmadı. Hotspur sorunsuz bir yolculuktan sonra bizi Sydney'de bıraktı. Evans ve ben isimlerimizi değiĢtirerek altın madenlerine gittik ve farklı milletlerden gelen insanların arasına kolaylıkla karıĢtık. Gerisini anlatmaya gerek yok. Bolca altın çıkardıktan sonra, Ġngiltere'ye zengin koloniciler olarak döndük ve kendimize toprak satın aldık. Yirmi yıldan fazladır huzur dolu bir hayat sürdük ve topluma yararlı insanlar olduk. Bütün olanları tamamen geçmiĢe gömdüğümüzü düĢünürken, o kazadan kurtardığımız adamı yeniden gördüğümde neler hissettiğimi tahmin edebilirsin. Bizi bir Ģekilde bulmuĢ ve hayatımızı sömürmeye gelmiĢti. Onunla iyi geçinmek için neden bu kadar çok uğraĢtığımı Ģimdi anlıyorsundur umarım. Artık beni bırakıp diğer kurbanına gittiği için bütün bunları anlatmanın zamanının geldiğini düĢündüm.'
"Altında da zorlukla okunan bir Ģekilde Ģunlar yazıyordu: 'Beddoes'un mesajı Ģifreli olarak H.'nin her Ģeyi anlattığını yazıyordu. Yüce Tanrım, bize merhamet göster!'
"O gece Trevor'a okuduğum hikâye böyleydi Watson. Gerçekten de dramatik bir olay. Bu olaydan sonra, sevgili dostum Terai'ye çay ekimi yapmaya gitti. Durumunun iyi olduğunun haberini alınm sık sık. Denizci ve Beddoes'a gelince; bu uyarı mektubunun yazıldığı tarihten beri ikisinden de haber alınamadı. Ġkisi de tamamen ortadan kayboldu. Olaydan önce Hudson bir kaç kez Beddoes'un evinin civarında görünmüĢ ve polis, o-nun Beddoes'un iĢini bitirdikten sonra kaçtığını düĢünüyor.
91
Bence tam tersi oldu. Beddoes muhtemelen umutsuzluğa kapılarak Hudson'dan öcünü aldı ve yanında götürebileceği kadar çok parayla ülke dıĢına çıktı. ĠĢte hikâye böyle doktor. Eğer bunu da koleksiyonuna katmaya niyetliysen senindir.'
MUSGRAVE TÖRENĠ
92
Dostum Sherlock Holmes'un karakterinde rastladığım anormalliklerden biri de Ģuydu ki, düĢünce yöntemlerinde nasıl dünyanın en düzenli adamıydıysa kiĢisel alıĢkanlık da da o kadar düzensizdi. Kendim çok derli toplu bir adam olduğum için söylemiyorum bunu. Benim de, Afganistan'da geçirdiğim zorlu günler sonucu bir çeĢit Bohem hayatına alıĢtığım söylenebilir. Ama purolarımı kömür kovasında, tütünümü bir terliğin içinde ve mektup açmakta kullandığım bıçağımı Ģöminenin üstünde saklayacak kadar ileri gitmediğimi de rahatlıkla ifade edebilirim. Örneğin ben her zaman tabanca atıĢ antrenmanlarının açık havada yapılması gereken bir Ģey olduğunu düĢünmüĢümdür; ama Holmes nedense koltuğuna oturup yanına da bir kutu mermi alarak duvarda güzel Ģekiller oluĢturmayı severdi. Tabii sonuçta, odanın havasının ve görünümünün pek de iç açıcı olmayan bir hale geldiğini söylememe gerek yok herhalde.
Odalarımız her zaman çeĢit çeĢit kimyasal maddelerle ve cinayet delilleriyle dolu olurdu ve bunlara da en olmayacak yerlerde, mesela kahvaltı tabaklarında rastlamak, pek nadir bir durum değildi. Ama en kötüsü yine de evraklarıydı. GeçmiĢ vakalarla ilgili belgeleri atmaktan adeta ödü kopardı. Bunları düzenlemesi de bir-iki yılda bir olurdu. Daha önce de bahsermi-Ģimdir, iz peĢine düĢtüğünde, olayı çözene kadar inanılmaz bir enerji gösterirdi, ama sonrasında yine gevĢeklik dönemleri gelir, vaktini keman çalıp kitap okuyarak, kanepeden kalkıp masaya gitmeye bile üĢenerek geçirirdi. Böylece kâğıtları birikip durur ve oda sonunda belgelerden geçilmez bir hale gelirdi. Kâğıtların yakılmasına kesinlikle izin vermez ve kendi de düzenlemeye kalkıĢmazdı.
95
Yine bir kıĢ akĢamı Ģöminenin baĢında otururken, bir iki saatliğine odayı düzenlemeyi ve daha yaĢanılır bir hale getirmeyi teklif ettim. Nasıl olduysa dediğime katıldı ve biraz üzüntülü bir yüzle yatak odasına gidip büyükçe bir kutu getirdi. Bunu odanın ortasına koydu ve önünde çömelerek kapağını açtı. Ġçinde ayn ayrı paketler halinde evrak yığınları vardı.
"Burada o kadar çok vaka var ki Watson," dedi bana, muzip gözlerle bakarak. "Bu kutudakileri bir bilsen, evrakları ortadan kaldırmak yerine bir kaç tanesini çıkarmak isteyeceğinden eminim."
"Bunlar eski çalıĢmaların mı?" diye sordum. "Ben de hep onları görmek istemiĢimdir."
"Evet, bunlar onlar; sen hikâyelerinle beni yüceltmeye baĢlamadan önceki iĢlerim." Yığınları teker teker, adeta okĢayarak çıkardı. "Hepsi baĢarıyla sonuçlanmıĢ değil Watson," dedi. "Yine de güzel küçük örnekler de yok değil. Bunlar Tarleton cinayetlerinin kayıtları, Vamberry vakası, Ģarap tüccarı, Ģu yaĢlı Rus kadının macerası, alüminyum koltuk değneği meselesi, Ģu da topal Ricoletti ve korkunç karısıyla ilgili belgeler. Bu ise... bak iĢte bu çok önemli."
Kolunu evrakların dibine kadar daldırarak, çocukların oyuncaklarını koyduklarına benzer tahta bir kutu çıkardı. Kutunun içinden kırıĢmıĢ bir kâğıt parçası, eski tarz pirinç bir anahtar, ucuna bir tahta parçası bağlı uzun bir ip ve üç tane paslı metal parçası çıktı.
"Ee dostum, bu yığından ne çıkarabiliyorsun?" diye sordu yüzümdeki ifadeye bakıp gülümseyerek.
"Garip bir koleksiyon."
"Çok garip, ama hikâyeyi dinlesen çok daha garip olduğunu anlarsın."
"Bu kalıntıların bir de hikâyesi var demek."
"Evet, öyle ya da böyle, artık tarih oldular."
"Nasıl yani?"
Sherlock Holmes parçaları teker teker çıkararak masanın üstüne koydu. Sonra sandalyesine oturarak yüzünde memnun bir ifadeyle parçaları alıp incelemeye koyuldu.
96
"Bunlar," dedi, "Musgrave Töreni macerasından kalan tek hatıralar."
Bu vakadan daha önce de bahsettiğini duymuĢ, ama ne kadar uğraĢırsam uğraĢayım ağzından daha fazla bilgi alamamıĢtım. "Anlatırsan çok sevinirim," dedim haliyle.
"ġu dağınıklığı böyle mi bırakayım yani?" diye sordu muzipçe. "Senin titizliğinin kimseye zararı dokunmaz tabii Watson, ama bunu da kayıtlarına alırsan sevinirim çünkü bu öyle bir vaka ki, benzeri sırf bu ülkede değil dünyada görülmemiĢtir. Bu sıradıĢı meseleyi de yazmazsan diğer baĢarılarımı anlattığın koleksiyonum eksik kalır."
"Gloria Scott meselesini ve o zavallı insanların kaderini daha önce anlatmıĢtım. Ġlk kez o zamanlar bu ilgi alanınım bir mesleğe dönüĢebileceğini fark etmiĢtim. Ve iĢte sonunda, görüyorsun, herkes beni tanıyor ve resmi makamlar bile zorlu vakalarda son adres olarak beni görüyorlar. Seninle ilk tanıĢtığımız zamanlarda, hani 'Kızıl ÇalıĢma'nm olduğu sıralar bile, henüz çok büyük olmamasına rağmen bir ünüm vardı, ama o noktaya gelmenin nasıl zor olduğunu ve ne kadar çok beklemem gerektiğini bilemezsin.
"Londra'ya ilk geldiğimde, Müzenin arkasında, Montague Sokağı 'nda kalmaya baĢlamıĢtan. BoĢ zamanımı, ileride baĢarılı olmam için gerekli bilim dallarım inceleyerek geçirirdim. Ara sıra, eski okul arkadaĢlarım aracılığıyla vakalar gelmiyor değildi. Üniversitenin son yıllarında, kendim ve yöntemlerimle ilgili edindiğim ün biraz olsun iĢe yarıyordu. Neyse, o sıralar aldığım üçüncü vaka bu Musgrave Töreni olayı. Kendine özgü olaylar zinciri ve sahip olduğu önem dolayısıyla ve Ģu an bulunduğum yere gelmem açısından takdire değer bir vakadır.
"Neyse, anlatayım. Reginald Musgrave'le aynı okuldaydık ve az da olsa bir yakınlığımız vardı. Okul arkadaĢları arasında pek popüler biri değildi ama ben her zaman ona atfedilen kibrin doğal bir çekingenliğin yansıması olduğunu düĢünmüĢümdür.
97
Görünümü, tipik bir burnu havada aristokrat gibiydi: zayıf, parlak bakıĢlı, uyuĢuk ama kibar. Ama gerçekten de krallığın en köklü ailelerinin birinden geliyordu. Sülalesi on altıncı yüzyılda kuzey Musgrave'lerden ayrılıp batı Sussex'e yerleĢmiĢ ve bölgedeki en eski yerleĢimlerden biri olan Hurlstone Malikânesi'ni kurmuĢlardı. Adamın soluk ve keskin hatlı yüzüne, kibirli tavırlarına her bakıĢımda, hep büyük kemerler ve tirizli pencereler altında eski bir derebeyi görmüĢümdür. Okul sırasında birkaç kez konuĢmuĢluğumuz vardı. Gözlem ve akıl yürütme yöntemlerime her zaman büyük bir ilgiyle yaklaĢtığını hatırlarım.
"Ama o sabah Montague Sokağı'ndaki odama gelene kadar görüĢmeyeli dört yıl olmuĢtu. Fazla değiĢmemiĢti. Yine o modayı yalandan takip eden züppe görünüm ve kendine özgü o sessiz ve yumuĢak karakter.
"Ġçten bir Ģekilde el sıkıĢtıktan sonra, 'Neler yapıyorsun Musgrave?' diye sordum.
" 'Babamın ölümünü duymuĢsundur,' dedi. 'Onu kaybedeli iki yıl oldu. O zamandan beri Hurlstone topraklarıyla ben ilgilendim tabii ve açıkçası iĢten güçten baĢımı kaldıramadan. Anladığım kadarıyla, bizi hayretlere düĢürdüğün o becerilerini artık pratik amaçlar için de kullanmaya baĢlamıĢsın Holmes."
" 'Evet,' dedim. 'Hayatımı kazanmak için aklımı kullanıyorum.'
" 'Bunu duyduğuma sevindim, çünkü Ģu an yardımına ihtiyacım var. Hurlstone'da garip olaylar oldu ve polis meseleye pek ıĢık tutamadı. Çok sıradıĢı ve anlaĢılmaz bir durum.'
"Aylarca hiçbir Ģey yapmadan beklediğim için Musgrave'i ne kadar hevesle dinlediğimi tahmin edebilirsin Watson. Her zaman baĢkalarının baĢaramadığı Ģeyleri yapabileceğimi düĢünmüĢtüm ve Ģimdi de önümde büyük bir fırsat duruyordu.
" 'Lütfen her Ģeyi en ince ayrıntısına kadar anlat,' diye atıldım heyecanla.
"KarĢıma oturdu ve uzattığım sigarayı yaktı.
" 'Anlarsın,' diye söze baĢladı, 'bekâr olmama rağmen Hurlstone'da çok fazla hizmetkâr bulundurmak zorundayım. Ev
98
eski olduğu için bakımı da zor oluyor. Özellikle sülün mevsiminde evde sık sık parti de verdiğim için çalıĢanların sayısını hiç eksiltmedim. Sonuçta sekiz hizmetçi kız, bir aĢçı, kâhya, iki uĢak ve bir de yamak var. Tabii bahçe ve ahırlar için de baĢkaları görevli.
" 'Hepsinin arasında kâhya Brunton en eski olanı. Babam onu ilk kez yanına aldığında iĢsiz bir okul öğretmeniymiĢ ve çalıĢkanlığı ve güvenilirliğiyle kısa sürede göze girmiĢ. Atletik yapılı, yakıĢıklı bir adamdır ve yirmi yıldır bizimle olmasına rağmen kırkından fazla olamaz. Onun gibi birkaç dil konuĢabilen ve hemen hemen her müzik aletini çalabilen yetenekli bir adamın bulunduğu konumdan memnun olması güzel bir Ģey. Hurlstone'un kâhyasını, bir gelen bir daha unutmaz.
" 'Ama bu örnek adamın da bir kusuru var Holmes. Biraz Don Juan'lığı vardır ve tahmin edersin ki, bizimki gibi sakin bir çevrede önemli çapta bir üne sahiptir. Gerçi evlenince biraz durulmuĢtu ama dul kaldığından beri onunla baĢa çıkamıyoruz. Birkaç ay önce ikinci hizmetçi Rachel Howells'le niĢanlanınca yine akıllanacağını düĢündük ama nafile; Rachel'ı bırakıp av bekçisinin kızı Janet Tregellis'e asılmaya baĢladı. Bu olay üzerine zavallı Rachel beyin humması geçirdi. ġu sıralar evde ruh gibi dolanıyor. Bu, Hurlstone'daki ilk önemli olay oldu, ama sonradan kâhya Brunton'un rezaleti ve iĢten çıkarılmasıyla son bulan olay, ilkini unutturdu diyebilirim.
" 'Olaylar Ģöyle gerçekleĢti: Adamın zeki olduğunu söylemiĢtim. BaĢına bela açan da bu zekâsı ya zaten, her neyse. Adamın, kendini ilgilendirmeyen Ģeyler üzerine doymak bilmez bir merakı var. En son baĢımıza gelen o küçük kaza olmasa bunu fark etmeyecektim.
" 'Evin ne kadar eski olduğunu ve nasıl döküldüğünü söylemiĢtim. Geçen hafta bir gün - tam söylersek PerĢembe gecesi - yemekten sonra koyu bir kahve içme akılsızlığım gösterdiğim için uyuyamadım. Gece ikiye kadar yatakta dönüp durduktan sonra bari kitabımı okuyayım diyerek kalktım ve mumu yaktım. Kitabımı bilardo odasında unuttuğumu fark edince üstüme bir Ģeyler alarak aĢağı indim.
99
" 'Bilardo odasına gitmek için merdivenlerden inip, kütüphane ve silah odasına giden koridorun baĢından geçmek gerekiyor. ĠĢte o koridorun önünden geçerken, kütüphanenin açık kapısından ıĢık sızdığını görünce nasıl ĢaĢırdığımı bilemezsin. Yatak odama çıkmadan önce ben kendim ıĢığı söndürmüĢ ve kapıyı kapatmıĢtım. Haliyle ilk aklıma gelen Ģey hırsızlar oldu. Hurlstone'da bütün koridorların duvarları eski silahlarla süslenmiĢtir ve ben de koridordan bir savaĢ baltası alıp mumu arkamda bırakarak koridorda ses çıkarmadan ilerledim ve açık kapıdan içeri baktım.
" 'Kâhya Brunton'dı içerideki. Gündelik kıyafetleri içinde oturmuĢ, derin düĢünceler içinde, kucağındaki haritaya benzer bir kâğıda bakıyordu. Karanlıkta durup izlemeye koyuldum. Bir süre sonra kalkıp yandaki dolaplardan birinin kilidini açarak çekmeceyi çekti. Bir kâğıt çıkarıp masaya yaydı ve yeniden incelemeye koyuldu. Aile belgelerimizi böyle rahatça karıĢtırması üzerine öfkelenip daha fazla dayanamayarak ileri fırladım. Brunton beni görünce ayağa sıçradı. Korkudan beti benzi atmıĢtı. Biraz önce incelemekte olduğu kâğıdı korumak istercesine göğsüne bastırdı.
" 'Vay vay!' dedim. 'Demek sana gösterdiğimiz güvenin karĢılığını böyle veriyorsun. Yarın gidiyorsun.'
"Tamamen yıkılmıĢ bir adam görüntüsüyle önümde eğildi ve yanımdan sıyrılıp geçti. Gidip masanın üzerinde bıraktığı kâğıda baktım. Önemli bir Ģey değildi; sadece eski Musgrave Töreni gelenekleriyle ilgili bir belgenin kopyasıydı. Yüzyıllardır, yaĢı gelen her Musgrave'in geçmesi gereken bir törendir bu. Armalarımız ve silahlarımız gibi bize özgü, eski geleneklerden biridir ve olsa olsa bir arkeologun ilgisini çekecek cinsten Ģeylerdir.
" 'ġu kâğıda geri dönsek iyi olur,' dedim.
" 'Önemli olduğunu düĢünüyorsan,' diye cevap verdi biraz tereddüt ederek. 'Ama önce Ģunu bitireyim: Brunton'un bıraktığı anahtarla dolabı kilitlemiĢ, tam gidiyordum ki, döndüğümde kâhyayı görünce çok ĢaĢırdım.
ıoo
" 'Bay Musgrave, efendim,' diye atıldı heyecanla, 'bu rezalete dayanamam efendim. Sahip olduğum itibarı kaybetmek öldürür beni. Eğer beni buna iterseniz ölümümün sorumlusu siz olursunuz. En azından bir ay daha kalıp kendi isteğimle ayrılı-yormuĢ gibi gitmeme izin verin. Bütün tanıdıklarını önünde rezil olmaya dayanamam Bay Musgrave.'
" 'Böyle bir anlayıĢı hakketmiyorsun Brunton,' diye karĢılık verdim. 'DavranıĢın affedilmezdi. Ama ailemizde uzun bir geçmiĢin olduğu için isteğini bir kez daha düĢünebiliriz. Bir ay çok uzun. Bir haftaya kadar gideceksin. Ġstediğin bahaneyi bul.'
" 'Sadece bir hafta mı efendim?' diye bağırdı umutsuzlukla. 'On beĢ gün olsun en azından.'
" 'Bir hafta,' diye tekrarladım, 'buna da Ģükret.'
"BaĢı önüne düĢtü ve gitti. Ben de ıĢığı söndürüp odama çıktım.
"O günden sonraki iki gün canla baĢla çalıĢtı Brunton. Ben hiçbir Ģey olmamıĢ gibi davranıp bu rezaletini nasıl örtbas edeceğini bekledim merakla. Ama üçüncü gün, her zamanki gibi kahvaltıdan sonra talimatlarımı almaya gelmedi. Yemek odasından çıktığımda Rachel Howells'la karĢılaĢtım. Hastalıktan yeni kalktığını söylemiĢtim ya, solgun haliyle hemen çalıĢmaya baĢlamasına karĢı çıkmıĢtım.
" 'Senin yatakta olman gerekmiyor mu?' dedim. 'ĠyileĢince baĢlarsın çalıĢmaya.'
"Yüzüme öyle garip bir Ģekilde bakıyordu ki bir an aklını yitirdiğini sandım.
" 'Ben iyiyim Bay Musgrave,' dedi.
" 'Onu doktor bilir,' diye cevap verdim. 'ġimdi çalıĢmayı bırakıp istirahat et ve aĢağı inerken Brunton'ı görürsen onu görmek istediğimi söyle.'
"'Kâhya gitmiĢ,'dedi.
"'GitmiĢ mi? Nereye?'
" 'GitmiĢ iĢte. Onu hiç kimse görmemiĢ bugün. Odasında değil. Evet, evet, gitmiĢ, gitmiĢ iĢte!' dedikten sonra histerik kahkahalar atıp yerde yuvarlanmaya baĢladı. Hemen zile asılıp hizmetçi-
ıoı
leri çağırdım. Kızı yatağına götürürlerken hâlâ çığlıklar atıp ağlıyordu. Bense Brunton'ı araĢtırmaya baĢladım. Gittiğine Ģüphe yoktu. Yatağı bozulmamıĢtı ve önceki gece yatağına gittiğinden beri kimse görmemiĢti ama bütün pencereler ve
kapılar sürgülü olduğu için nasıl olup da gidebildiği meçhuldü. Kıyafetleri, saati ve hatta parası bile odadaydı. Bir tek o her zaman giydiği siyah takımı yoktu. Terlikleri de yoktu ama çizmeleri duruyordu. Bu durumda Brunton gece nereye gitmiĢ ve baĢına ne gelmiĢ olabilirdi?
" 'Tabii onu kilerden çatıya kadar her yerde aradık ama hiç iz yoktu. Evin her tarafı, özellikle de artık kullanılmayan eski kanadı tam bir labirent gibidir, ama o kadar aramamıza rağmen adamdan eser yoktu. Her Ģeyini bırakıp gitmesini aklım almıyordu. Nerede olabilirdi? Polise haber verdimse de boĢuna. Evin çevresinde bir iz arayıp durduk ama önceki gece yağmur yağdığı için bu da iĢe yaramadı. ĠĢler bu durumdayken, meydana gelen yeni bir geliĢme bütün dikkatimizi asıl olaydan uzaklaĢtırdı.
" 'Rachel Howells iki gün boyunca, bazen sayıklayarak, bazen histeri krizlerine girerek yattı. Sonunda o kadar baĢa çıkılmaz oldu ki bir hemĢire tutmak zorunda kaldık. Brunton'ın kayboluĢundan sonraki üçüncü gece, hemĢire, hastasının sessizce uyuduğunu görüp koltukta kestirmeye baĢlamıĢ ama derin bir uykuya dalmıĢ. Sabah kalktığında, pencerenin açık, yatağın da boĢ olduğunu görmüĢ. Haber duyulunca hemen beni uyandırdılar ve iki uĢakla beraber kayıp kızı aramaya çıktık. Ne tarafa gittiğini anlamak zor olmadı, çünkü ayak izleri penceresinin altında baĢlıyor, çimenlerden geçerek göl civarında kayboluyordu. Gölün derinliği iki-üç metre vardır. Zavallı kızın izlerinin gölün kenarında bittiğini görünce ne hissettiğimizi tahmin edebilirsin.
" 'Tabii hemen ağları hazırlayıp aramaya koyulduk ama cesetten iz yoktu. Yine de suyun yüzeyine oldukça garip bir Ģey çıkardık; içinde birkaç paslı metal parça ve çakıl dolu keten bir torba. Düne kadar her türlü yolu denememize rağmen Rachel Howells ve Richard Brunton'rn kaderi hakkında hiçbir Ģey öğrenemedik. Yerel polis artık umudunu kesince ben de son çare olarak sana geldim.'
102
"Bu sıradıĢı hikâyeyi nasıl hevesle dinlediğimi ve parçaları birleĢtirmek için nasıl uğraĢtığımı tahmin edebilirsin Watson. Kâhya gitmiĢti. Hizmetçi de. Hizmetçi kız bir zamanlar kâhyayı sevmiĢ ama sonradan nefret etmeye baĢlamıĢtı. Kız tam bir Ġskoç'tu: heyecanlı ve tutkulu. Adam kaybolduktan sonra kız histeri krizine girmiĢti. Göle de, içi garip nesnelerle dolu bir torba atmıĢtı. Bütün bunlar göz önünde bulundurulması gereken faktörlerdi ama aslmda hiçbiri meselenin özüne inemiyordu. Bu olaylar zincirinin baĢlangıç noktası neredeydi?
" 'ġu kâğıdı görmem gerekiyor Musgrave,' dedim. 'Kâhyan iĢini kaybetmeyi göze alarak ele geçirdiyse önemli olabilir.'
" 'ġu bizim garip töreni anlatan saçma sapan bir Ģey,' dedi. 'Ama eskiyi koruması açısından önemli. Eğer bakmak istiyorsan yanımda bir kopyası var.'
"Bana o anda verdiği kâğıt yanımda Watson. Her Musgrave'in erkekliğe adım atmak için geçmesi gereken törenin kuralları soru cevap Ģeklinde hazırlanmıĢ. Sana da okuyayım:
" 'Kimindi o?' " 'Gidenin.' "'Kimin olacak?' " 'Sıradakinin.' "'GüneĢ neredeydi?' " 'MeĢenin tepesinde.' " 'Gölge neredeydi?' " 'Karaağacındibinde.' " 'Oraya nasıl gidilir?'
" 'Kuzeye onar, doğuya beĢer, güneye ikiĢer, batıya birer adım ve aĢağı.'
" 'KarĢılığında ne verebiliriz?' "'Neyimiz varsa?' "'Neden verelim?' "'Ġtimat adına.'
" 'Orijinali üzerinde tarih yok ama aĢağı yukarı on yedinci
______________________ 103
yüzyıldan kalma olduğu tahmin ediliyor,' dedi Musgrave. 'Ama korkarım bu meseleyi çözmende pek yardımcı olamaz.'
" 'En azından,' diye söze girdim, 'önümüze baĢka bir esrar daha çıkarıyor, ki bu ilkinden çok daha ilginç. Ama birinin çözümü diğerininkiyle aynı da olabilir. Kusura bakma Musgrave, ama söylemek zorundayım, senin kâhya atalarından daha zeki çıktı.'
" 'Seni anlayamıyorum,' dedi Musgrave. 'ġu kâğıdın bence hiç anlamı yok.'
" 'Ama bana kalırsa son derece önemli ve sanırım Brunton da benim gibi düĢünmüĢ. O kâğıda, onu yakaladığın geceden önce de bakmıĢ olması muhtemel.'
" 'Evet haklısın, çünkü hiçbir zaman gizlemeye çalıĢmadık.'
" 'Ve o son kez de hafızasını tazelemek için bakmıĢ olmalı. Anladığım kadarıyla yanında bir de harita gibi bir Ģey vardı. Seni görünce hemen cebine atmıĢ olmalı.'
" 'Olabilir. Ama bu eski aile geleneğiyle bağlantısı ne?'
" 'Bunu bulmakta fazla zorlanacağımızı sanmıyorum,' dedim. 'Ġstersen ilk trenle Sussex'e gidelim ve meseleyi derinlemesine araĢtıralım.'
"Öğleden sonra Hurlstone'a vardık. Bu ünlü, eski evin resimlerini görmüĢ olmalısın. Ben sadece binanın L sekimde yapılmıĢ olduğunu; uzun kolun, daha eski olan kısa koldan çıkan daha modern bir yapı olduğunu ekleyeceğim. Alçak ve geniĢ kapıya "1607" tarihi kazınmıĢ ama uzmanlara bakarsan kiriĢler ve taĢ iĢçiliği çok daha eski. Bu kısmın son derece kalın duvarları ve dar pencereleri kullanıĢsız olduğu için aile, geçen yüzyılda diğer yeni kanada taĢınmıĢ ve burayı da bir ambar gibi kullanmaya baĢlamıĢlar. Evin çevresinde eski ağaçlarla dolu çok güzel bir bahçe vardı. MüĢterimin bahsettiği göl ise binaya sadece iki yüz metre kadar uzaklıktaydı.
"Oraya gittiğimde, vakada üç tane değil, sadece bir tane esrar olduğunu düĢünüyordum Watson. Eğer bu Musgrave Töreni'ni doğru okumayı baĢarırsam, bu ipucu beni kâhya Brun-
104
ton ve hizmetçi kız Howells'la ilgili gerçeğe de götürecekti. Bunun üzerine bütün dikkatimi bu konuya yönelttim. Adam bu ' eski formülü bulmaya neden bu kadar istekliydi? Herhalde bütün o geçmiĢ nesillerin akıl edemediği bir sebeptendi. Peki ama neydi ve kaderini nasıl değiĢtirmiĢti?
"Ġlk okuduğumda da, bahsedilen ölçülerin belli bir noktaya iĢaret ettiğini fark etmiĢtim. O noktayı bulduğumuzda, Musgrave ailesinin bunu gizlemek için neden böyle garip bir yol seçtiğini de anlayacaktık. Elimizde sadece iki ipucu vardı: bir meĢe ve bir karaağaç. MeĢenin nerede olduğu belliydi. Evin tam önünde, araba yolunun solunda, Ģimdiye kadar gördüğüm en görkemli meĢe ağaçlarından biri duruyordu.
" 'Törenin yapıldığı yer Ģu ağaç olmalı,' dedim yanından geçerken.
" 'Evet, Normandiyalılar'ın istilasından beri varolan eski bir ağaçtır,' dedi Musgrave. 'Çapı sekiz metre vardır.'
" 'Civarda eski karaağaçlar da var mı?' diye sordum.
" 'ġurada ileride vardı bir tane, ama üstüne ĢimĢek düĢünce biz de kestik.'
" 'Nerede olduğunu hatırlıyor musun?'
" 'Elbette.'
" 'BaĢka karaağaç yok mu peki?'
" 'Olanlar pek eski değiller. Daha çok kayın yetiĢir buralarda.'
" 'O ağacın yerini görmek isterim.'
"Eve girmeden önce o meĢhur karaağacın durduğu yere gittik. Neredeyse meĢeyle evin tam ortasındaydı. AraĢtırma iyi gidiyor gibiydi.
" 'Herhalde Ģimdiden sonra karaağacın uzunluğunu bulmak imkânsızdır,' dedim.
" 'Yanılıyorsun, söyleyebilirim,' dedi. 'Yirmi metre kadar.'
" 'Nereden bildin?' diye sordum ĢaĢkınlıkla.
" 'Eski öğretmenim trigonometri öğretmek için örnek olarak hep yükseklik ölçümlerini verirdi. Gençliğimde bütün ağaçların ve binaların uzunluklarım hesaplamıĢtım.'
"Bu beklenmedik bir Ģanstı. Bilgiler umduğumdan daha
105
hızlı geliyordu.
" 'Söylesene,' dedim, 'kâhya da böyle bir soru sormuĢ muydu sana?'
"Reginald Musgrave ĢaĢkınlıkla yüzüme baktı. 'Sen Ģimdi sorunca hatırladım,' diye cevap verdi, 'birkaç ay önce, seyisle bahse girdiklerini söyleyerek sormuĢtu ağacın uzunluğunu.'
"ĠĢte bu çok iyi haberdi Watson. Çünkü doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Kafamı kaldırıp güneĢe baktım. Batmaya baĢlamıĢtı. Hesaplanma göre bir saate kalmadan eski meĢenin üst dallarına inecekti. O zaman da Törende bahsedilen Ģartlardan biri gerçekleĢmiĢ olacaktı. ġimdi de güneĢ meĢeden kurtulunca karaağacın gölgesi nereye düĢecekti onu bulmalıydım.
"Ağaç yerinde olmayınca hesaplamak epey zor olmuĢtur herhalde Holmes."
"En azından, Brunton yapabildiyse ben de yapabilirim diye düĢünüyordum. Ayrıca düĢündüğün kadar da zor olmadı. Musgra-ve'le içeri girip Ģu gördüğün parçayı buldum ve ucuna da, her bir metrede bir düğüm bulunan bu uzun ipi bağladım. Sonra boylan iki metreyi geçmeyen iki olta aldım ve müĢterimle birlikte karaağacın olduğu yere gittim. Oltayı yere sapladım, gölgenin yönünü tespit edip ölçtüm. Ġki metre yetmiĢ santimetreydi.
"Artık gerisi kolaydı. Eğer bir seksenlik bir oltanın gölgesi iki metre yetmiĢ santimetre oluyorsa, yirmi metrelik bir ağacm gölgesi otuz metre olurdu. Ağacm bulunduğu yerden gölge kadar bir mesafe ilerisini ölçtüğümde neredeyse evin sınırına geldiğini gördüm. ġimdi de bulunduğum yerde ufak bir çukur keĢfedince ne kadar sevindiğimi anlatamam Watson. Çünkü bu Brunton'ın da aynı ölçümleri yaptığını ve doğru iz üzerinde olduğumuzu gösteriyordu.
"Bu noktadan baĢlayarak cep pusulamın yardımıyla törenin talimatlarını uygulamaya koyuldum. Ġlk on adım evin dıĢ duvarlarına paraleldi. Geldiğim noktayı iĢaretledim. Sonra beĢ adım doğuya, iki adım güneye gittim. Eski kapının eĢiğine gelmiĢtim. Son olarak iki adım da batıya gitmek için koridora girdim ve törende bahsedilen yere vardım.
106
"Hayatımda hiç bu kadar hayal kırıklığına uğramamıĢtım Watson. Bir an, hesaplamalarımda büyük bir hata yapmıĢ olduğumu düĢündüm. Batmakta olan güneĢin aydınlattığı koridorun eski, aĢınmıĢ gri taĢlarının uzun yıllardır yerinden oynatılmamıĢ olduklan belliydi. Brunton buraya gelmemiĢti. Yere vurdum a-ma ses her yerde aymydı. Herhangi bir çatlak veya delik yoktu. Bu arada yaptıklarımın ne anlama geldiğini anlamıĢ olan Musgrave de kâğıdı çıkarıp hesaplamalarımı kontrol etti.
" 'Ve aĢağı yazıyor ya!' diye atıldı. 'Orayı atladın.'
"Ġlk anda kazmamız gerekeceğini düĢündüm ama yanılmıĢım. 'Bunun altında kiler gibi bir Ģey var mı?' diye sordum heyecanla.
" 'Evet, ev kadar eski bir kiler var. ġu kapıdan girince aĢağıda.'
"ArkadaĢım köĢede bulduğu bir lambayı yaktı ve dönen taĢ merdivenlerden aĢağı indik. Sonunda gerçek yere geldiğimiz ve. son zamanlarda oraya gelen tek kiĢiler olmadığımız kesindi.
"Oranın odun saklamak için kullanıldığı belliydi. Ama Ģimdi odunlar kenarlara yığılmıĢ ve ortaya bir boĢluk açılmıĢtı. O boĢlukta ortasında paslı demirden bir halka bulunan geniĢ ve büyük bir taĢ kapak ve ucuna bağlanmıĢ bir atkı duruyordu.
" 'Aman Tanrım!' diye bağırdı müĢterim. 'Bu Brunton'ın atkısı. Daha önce onun üstünde gördüğüme yemin edebilirim. O alçağm ne iĢi varmıĢ burada?'
"Ġsteğim üzerine polis çağırıldı ve birlikte atkıdan çekerek taĢı çektik. Ben tek baĢıma ancak hafifçe oynatabildiğim için memurlardan birinin yardımıyla kenara itmeyi baĢardık. Önümüzde karanlık bir delik duruyordu. Musgrave diz çöküp lambasını deliğe tuttu.
"YaklaĢık iki buçuk metre derinliğinde, bir buçuk metre kare küçük bir odaydı bu. Odanın bir köĢesinde; anahtar deliğinde bu garip eski tarz anahtarın durduğu, kapağı hafifçe açılmıĢ pirinç kaplı tahta bir kutu duruyordu. Üstü tozla kaplanmıĢ, nemden ve kurtlardan tahtası aĢınmıĢtı. Kutunun dibinde, Ģu an elimde gördüğün eski paralara benzer maden parçaları dıĢmda baĢka bir Ģey yoktu.
107
"Ama o sırada, eski sandığı düĢündüğümüz yoktu. Gözlerimiz yanında yatan Ģeye takılmıĢtı. Kollarıyla kutuya sarılmıĢ, siyah takımlı bir adamdı. Aslında o Ģekil değiĢtirmiĢ mosmor yüzü tanımak imkânsızdı ama arkadaĢım, adamın boyu, kıyafeti ve hatta saçından, cesedin kayıp kâhyaya ait olduğunu anladı. Birkaç gün önce öldüğü belliydi ama vücutta hiçbir yara izine rastlanmadığı için sonunun nasıl olduğunu anlamak güçtü. Ceset kilerden taĢındığında o eski problemle tekrar karĢı karĢıya kalmıĢtık.
"AraĢtırmamın buraya kadar olan kısmının baĢarısız olduğu açıktı Watson. Söz konusu yeri bulduğumda meseleyi de çözeceğimi ummuĢtum ama Ģimdi oradaydım ve hâlâ iĢin basındaydım. Ailenin bu kadar önemle koruduğu Ģeyin ne olduğunu bilmiyordum. Gerçi Brunton'ın kaderi hakkında bir ıĢık tutmuĢtum ama Ģimdi bunun nasıl olduğunu ve kayıp kadının bu iĢteki rolünü bulmak zorundaydım. KöĢedeki fıçılardan birinin üstüne oturup bütün meseleyi dikkatlice düĢündüm.
"Yöntemlerimi bilirsin Watson. Kendimi adamın yerine koyar, aynı Ģartlarda ben ne yapardım onu hayal etmeye çalıĢırım. Burada Brunton'ın zekası önemliydi. Değerli bir Ģeylerin saklanmakta olduğunu biliyordu. Yerini de bulmuĢtu. Ama kapağın, tek baĢına kaldıramayacak kadar ağır olduğunu görmüĢtü. Peki ne yapabilirdi? Güvendiği birisi bile olsa, yakalanma riski yüksek olduğu için evin dıĢından birinden yardım alamazdı. Bu durumda içeriden yardım almak daha iyiydi. Ama kimden? ġu kız ona aĢıktı. Bir erkek, ne kadar kötü davranmıĢ olursa olsun, bir kadının aĢkını kaybettiğini hiçbir zaman kabullenemez. Bu durumda Howells'la barıĢıp onu da suç ortağı yapabilirdi. Gece kilere gelirler ve birlikte kapağı açabilirlerdi. Buraya kadar bütün olanları sanki kendi gözlerimle görmüĢüm gibi takip edebiliyordum.
"Ama iki kiĢi için, hele biri de kadınsa, o taĢı kaldırmak zor olmuĢ olmalı. Ġriyarı bir Sussex polisiyle ben bile epeyce zorlandık. BaĢka ne kullanabilirlerdi? Muhtemelen aynı durumda kalsam benim kullanacağım Ģeyi. Kalkıp yerdeki odunları inceledim
108
ve aradığım Ģeyi hemen buldum. YaklaĢık bir metre uzunluğunda bir parçanın ucunda derin çentikler vardı. Bazılarınmsa yanları aĢınmıĢtı. Demek ki taĢı biraz çektikten sonra boĢluğa bir odun parçası sokarak onunla bastırıp taĢı iyice kaldırmıĢlardı. Sonra da daha uzun baĢka bir odun parçasını araya koyup taĢı kalkık halde tutmuĢlardı. TaĢın bütün ağırlığı bastırınca bu çentikler açılmıĢ olmalıydı. Buraya kadar her Ģey yolundaydı.
"Peki ama nasıl devam edecektim? O delikten sadece bir kiĢi geçebilirdi ve o da Brunton'dı. Kız yukarıda beklemiĢ olmalıydı. Brunton kapağı açmıĢ ve içindekileri yukarı uzatmıĢ olmalıydı, çünkü biz gittiğimizde kutunun içi boĢtu. Peki ama sonra ne olmuĢtu?
"Onu - belki de düĢündüğümüzden daha kötü bir Ģekilde -aldatan adamı gördüğünde, o heyecanlı Ġskoç kızının içinde nasıl bir intikam ateĢi büyümüĢtü acaba? Peki ama odun parçası kazara kaymıĢ ve Brunton orada hapis kalmıĢ olabilir miydi? Yoksa o kapağı kapatan kızın kendisi miydi? Bu durumda kızı görebiliyordum; ganimetini kapmıĢ, arkasından gelen boğuk çığlıklara ve kapağa vuran ellere aldırmadan çılgınlar gibi yukarı koĢtuğunu hayal edebiliyordum.
"Ertesi sabahki solgun yüzün, bozuk sinirlerin ve histerik kahkahaların sırrı buydu. Peki ama kutuda ne vardı? Ve kız onları ne yapmıĢtı? MüĢterimin gölün dibinden çıkardığı madenler ve çakıllar olmalıydı. Hizmetçi kız ilk fırsatta, iĢlediği suçun izlerini yok etmek için oraya atmıĢ olmalıydı.
"Yirmi dakika boyunca kıpırdamadan oturup meseleyi düĢündüm. Musgrave üzgün bir Ģekilde, elindeki feneri deliğe uzatmıĢ bakıyordu.
" 'Bunlar Birinci Charles'ın sikkeleri,' dedi, kutuda kalan birkaç parçayı göstererek. 'Görüyorsun ya, töreni tam zamanında yapmıĢız.'
" 'Birinci Charles'dan kalan baĢka Ģeyler de bulabiliriz,' dedim heyecanla. 'Gölün dibinden çıkardığınız torbanın içindekileri de göreyim.'
"ÇalıĢma odasına çıktığımızda torbaların içindekileri orta-
109
ya çıkardı. Ġlk bakıĢta neden fazla önemsemediğini anladım; metal parçalar iyice kararmıĢ, taĢlarsa bütün parlaklığını kaybetmiĢti. Ama birini alıp koluma Ģilince altın gibi parlamaya baĢladı. Metal iĢçiliği iki halka Ģeklinde yapılmıĢtı ama zamanla eğilip bükülerek orijinal Ģeklini kaybetmiĢti.
" 'Unutma ki,' dedim arkadaĢıma, 'Ġngiltere'de kraliyet yanlıları kralın ölümünden sonra da hakimiyetlerini bir süre devam ettirdiler. Kaçarken de, daha rahat bir zamanda geri dönüp alabilmek için en değerli varlıklarını gömerek sakladılar.
" 'Atalarımdan Sir Ralph Musgrave, önde gelen bir ġövalye ve Ġkinci Charles 'in sağ koluydu,' dedi arkadaĢım.
" 'Öyle mi?' dedim. 'Bu da ihtiyacımız olan son halkaydı. Böyle bir servete kavuĢtuğun için seni tebrik ederim. Her ne kadar trajik bir yolla olduysa da, özellikle manevi değeri olan bir hazine bu.'
" 'NeymiĢ peki?' diye sordu Musgrave ĢaĢkınlık içinde.
" 'Eski Ġngiltere krallarının tacı.'
"'Taç mı?'
" 'Kesinlikle. Ayini hatırlasana; ne diyordu? 'Kimindi o?' 'Gidenin.' Bu Charles'ın idamından sonrasına karĢılık geliyor. Sonra, 'Kimin olacak?' 'Sıradakinin.' Bu da Ġkinci Charles. ġüphesiz bu yıpranmıĢ, Ģekilsiz taç bir zamanlar Stuart'ların baĢlarını süslüyordu.'
" 'Peki gölde ne iĢi vardı?'
" 'Bu, cevaplaması zaman alacak bir soru,' dedim ve sonra da daha önceden tasarladığım uzun olaylar zincirini anlattım ona. Hikâyem bittiğinde alacakaranlık çökmüĢ, ay gökyüzünde parlamaya baĢlamıĢtı.
" 'Peki Charles geri döndüğünde tacını neden almadı?' diye sordu Musgrave, parçaları torbaya koyduktan sonra.
" 'ĠĢte bu, belki de asla çözemeyeceğimiz noktalardan biri. Muhtemelen bu sırrı bilen tek Musgrave de öldü ama kendinden sonra geleceklere açıklayabilmek için bu kâğıdı bıraktı. O günden bugüne babadan oğula geçti ve sonunda biri sun çözdü ama bunun için hayatından oldu.'
110
"ĠĢte Musgrave Töreni'nin hikâyesi böyle Watson. Bunun için yasal sorunlar yaĢasalar da ve önemli miktarda bir para vermek zorunda kalsalar da sonunda tacı Hurlstone'da tutmayı baĢardılar. Herhalde bir gün oralardan geçerken adımı verirsen sana da gösterirler. Kadından bir daha haber alınamadı. Muhtemelen Ġngiltere dıĢına çıkmıĢ ve kendisiyle birlikte iĢlediği cinayetin hatırasını da denizin ötesine götürmüĢtür."
114
REIGATE BULMACASI
Dostum Bay Sherlock Holmes, 87'nin ilkbaharında ilgilendiği vakalarda kendine aĢırı yüklenmiĢ bundan dolayı geliĢen depresyondan tam olarak iyileĢememiĢti daha. Hollanda-Su-matra Ģirketiyle Baron Maupertuis'nin inanılmaz entrikalarınm halk tarafından gördüğü yoğun ilginin hâlâ sürmesinden ve olayın politika ile ekonomiyle iç içe olmasından dolayı bu kitapta bir vaka olarak yer arması mümkün değil; ama ne olursa olsun, suçlara karĢı hayat boyu süren mücadelesinde, dostuma, bir çok seçeneğinin arasında yeni bir silah seçmenin ne kadar değerli olduğunu göstermesine olanak sağlayan karmaĢık ve kendine has bir problemi gözler önüne serdi.
Not'larıma baktığımda, Lyons'dan gelen ve Holmes'un Dulong Otelinde hâlâ hasta yattığını bildiren telgrafın geliĢ tarihinin 14 Nisana denk geldiğini görüyorum. Yirmi dört saatten az bir süre içinde dostumun hasta odasına varmıĢ, semptomlarının korku uyandıracak cinsten olmadıklarını gördüğümde de son derece rahatlamıĢtım. Ama Ģu da bir gerçekti ki, zor bir araĢtırmanın baĢında olduğu iki aylık bir süreç boyunca günde on beĢ saatten fazla çalıĢmıĢ, üstelik iki üç defa da hiç ara vermeksizin beĢ gün boyunca iĢinin baĢından ayrılmamıĢtı. Bunların sonucunda, gayet doğal bir biçimde, güçlü ve inatçı yapısı çökmüĢtü. ÇalıĢmasının bol ödüllü meyveleri bile bu denli ağır bir programda çalıĢmaktan geliĢmiĢ olan bitkinliğine ilaç olamadı. Avrupa'nın her yerinde ismi konuĢulduğu ve odası dünyanın dört bir yanından gelen binlerce tebrik mektubuyla adeta dolup taĢtığı sırada, dostum korkunç bir depresyonun etkisin-deydi. Üç ülkenin polis güçlerinin baĢarısızlığa uğramıĢ olduğu bir vakadan alnının akıyla çıkmıĢ olduğunun ve Avrupa'nın gel-
115
miĢ geçmiĢ en büyük dolandırıcılarından birini dize getirmekteki baĢarısının bilinci bile çökmüĢ sinirlerinin etkisinden kurtulmasına yetmemiĢti.
Üç gün sonra Baker Sokağı'ndaki odamıza dönmüĢtük; a-ma dostumun bir değiĢikliğe ihtiyacı olduğu her halinden belli oluyordu. Kırlarda bir hafta geçirmenin düĢüncesi, açıkçası bana da çok cazip geliyordu. Afganistan'da doktorluk yaptığım zamanlarda hastalarımdan biri olan eski dostum Albay Hayter, Re-igate yakınlarındaki Surrey kasabasında bir ev almıĢtı ve ziyaretine gelmem için beni belirli aralıklarda davet edip durmuĢtu. Son görüĢmemizde, dostumun da istemesi durumunda, ona da misafirperverliğini gösterebilmekten mutluluk duyacağını belirtmiĢti. Holmes'u ikna etmek biraz uzun sürdüyse de, söz konusu ev sahibinin bekâr olduğunu ve evde dilediği gibi hareket edebileceğini anlayınca, o da planıma uydu ve Lyons'dan döndükten bir hafta sonra Albayın evine vardık. Hayter, dünyanın dört bir yanını görmüĢ eski bir askerdi ve tam da beklediğim gibi Holmes 'la birçok ortak yanlarının olduğunu keĢfetti.
Evdeki ilk akĢamımızda, bir Ģeyler yedikten sonra Albayın silah odasında oturuyorduk. Holmes koltuğa uzanmıĢ, Hayter ve ben ise doğu ülkelerden gelen silahlardan oluĢan küçük koleksiyonunu inceliyorduk.
"Bu arada," dedi Albay birden, "sanırım bu silahlardan birini odama götürsem iyi olacak. Bir alarmla karĢılaĢmamız mümkün çünkü."
"Bir alarm mı?" diye atıldım ĢaĢkınlıkla.
"Evet, bir süredir buralarda dolaĢan bir çete var. Geçen Pazartesi, bölgenin en zenginlerinden olan yaĢlı Acton'un evini soydular. Büyük bir zarar veremediler, ama çete hâlâ buralarda."
"Herhangi bir ipucu var mı?" diye sordu Holmes, kafasını Albaya çevirerek.
"ġimdilik yok. Ama olay sadece bölgemizdeki ufak tefek suçlardan biri ve eminim ki ilgilendiğiniz Ģu uluslararası davadan sonra bunu ilgi çekici bulmazsınız."
Holmes Albayın sözlerini geçiĢtirmeye çalıĢtıysa da yü-
116
zünde oluĢan gülümseme, iltifatın hoĢuna gitmiĢ olduğunu gösteriyordu.
"Ġlginç bir bulgu var mıydı?"
"Korkarım yok. Hırsızlar kitaplığı soymuĢlar, ama çabalarına değdiğini sanmıyorum. Bütün odayı altüst etmiĢler, çekmeceleri karıĢtırıp kitapları etrafa saçmıĢlar ve Pope'un 'Homer' adlı kitabını, iki gümüĢ kaplı Ģamdan, fildiĢinden bir kâğıt ağırlığı, küçük bir barometre ve bir yumak yün alıp gitmiĢler."
"Ne kadar ilginç bir karıĢım," diye atıldım.
"Ah, adamlar ellerine geçirebildikleriyle yetinmiĢler galiba."
Holmes, koltuktaki yerinde homurdandı.
"Bölge polisinin bu ipuçlarından bir Ģeyler çıkarması gerekiyordu," dedi. "Yani açıkça görülüyor ki..."
Onu uyarmak için parmağımı uzattım.
"Sevgili dostum, buraya dinlenmeye geldiğini unutma. Sinirlerin yeni bir davaya atılmanı kaldıramayacak kadar yıpranmıĢ durumda."
Holmes, omuzlarını silkerek Albaya anlamlı bir gülümsemeyle baktıktan sonra sohbetimiz daha tehlikesiz konulara kaydı.
Ne var ki, Holmes'u heyecandan uzak tutmaya çabalamamın tamamıyla boĢuna olduğu ertesi sabah ortaya çıkacaktı; konu, kesinlikle görmezden gelemeyeceğimiz bir Ģekilde hayatımıza giriverdi ve böylece Ģehir dıĢındaki tatilimiz, ikimizin de önceden tahmin edemeyeceği bir Ģekle büründü. Kahvaltımızı ediyorduk ki Albayın uĢağı heyecanla odaya daldı.
• "Haberleri aldınız mı efendim?" dedi, bir yandan nefesini düzenlemeye çalıĢırken. "Cunningham'larda olanları?"
"Soygun!" diye bağırdı Albay, kahve fincanını havada sallayarak.
"Cinayet!"
Albay ıslık çaldı. "Aman Tanrım!" dedi. "Kim öldürülmüĢ? J.P. mi yoksa oğlu mu?"
"Ġkisi de değil efendim. Sürücüleri William. Kalbinden vurulmuĢ efendim ve anında ölmüĢ."
117
"Kimin vurduğu belli mi peki?"
"Soyguncu efendim. Yıldırım hızıyla kaçmıĢ. Tam mahzenin küçük penceresinden içeri giriyormuĢ ki William koĢarak gelmiĢ ve efendisinin mallarını korumaya çalıĢan adamcağız oracıkta hayatını kaybetmiĢ."
"Bütün bunlar ne zaman olmuĢ?"
"Dün gece efendim, gece yarısı gibi."
"Ah, öyleyse daha sonra oraya bir uğrarız," dedi Albay ve gayet sakin bir Ģekilde tekrar kahvaltısına devam etti. "Kötü olaylar bunlar," diye ekledi, uĢak çekildikten sonra. "Buradaki en önemli insanlardan biridir Cunningham. Ve ayrıca çok da iyi bir adam. Bu olay onu yıkacaktır, çünkü öldürülen adam yıllardır onun için çalıĢıyor ve bildiğim kadarıyla da ondan çok memnundu. Acton'ları soyanların yine iĢbaĢında oldukları kesin."
"ġu ilginç hırsızlığı yapanlar," dedi Holmes düĢünceli bir Ģekilde.
"Evet, kesinlikle onlar."
"Hım! Belki dünyanın en basit meselesidir, ama ilk bakıĢta oldukça ilginç görünüyor, değil mi? ġehir dıĢını bölge seçen soyguncuların devamlı sahne değiĢtirmeleri beklenir, bir kaç gün arayla aynı yeri talan etmeleri değil. Dün akĢam önlem almaktan bahsettiğinizde, koca Ġngiltere'de bir hırsızın en az ilgi
çekici bulacağı yerlerden biri olduğunu düĢündüğümü hatırlıyorum burası için - ki bu da daha öğrenecek çok Ģeyim olduğunu gösteriyor."
"Öyle sanıyorum ki söz konusu hırsızlar buranın yerlilerinden," dedi Albay. "Böyle bir durumda pek tabii ki Acton ve Cunningham'ları soymayı kalkıĢacaklardır; en nihayet buraların en önemli kiĢileri onlar."
"Peki en zenginleri olduklarını söyleyebilir miyiz?" "ġey, öyle olmaları gerekir; gerçi bir kaç yıldır bütün kanlarını emip bitiren bir dava yüzünden mahkemedeler. YaĢlı Acton, Cunningham'ın topraklarının yarısının kendisine ait olduğunu iddia ediyor ve avukatlar davaya dört elle sarılmıĢ durumdalar."
118
"Suçlu gerçekten de bölge halkının içinden biriyse onu yakalamak o kadar zor olmayacaktır," diyerek esnedi Holmes. "Pekâlâ Watson, rahat olabilirsin, olayı karıĢtırmayı düĢünmüyorum."
"MüfettiĢ Forrester, efendim," dedi uĢak, kapıyı hızla açarak.
Zeki görünüĢlü, neĢeli genç bir adam olan MüfettiĢ odaya girdi. "Günaydın Albay," dedi, "umarım rahatsız etmiyorumdur, ama Baker Sokağı'ndan Bay Holmes'un burada olduğunu duyduk."
Albay, elini dostuma doğru salladı ve genç adam saygıyla eğildi.
"Belki olay yerine bir uğramak istersiniz diye düĢündük, Bay Holmes."
"GörünüĢe göre kader sana karĢı geliyor Watson," dedi Holmes gülerek. "Ġçeri girdiğinizde olayla ilgili sohbet ediyorduk MüfettiĢ. Belki de bize ayrıntıları aktarma nezaketini gösterirsiniz."
Holmes o bilindik tavrıyla arkasına yaslanırken, her Ģey için artık çok geç olduğunu biliyordum.
"Acton davasında herhangi bir ipucumuz yoktu. Ama artık elimizde bir çok bulgu var ve aynı kiĢilerin söz konusu olduğundan kuĢkumuz kalmadı. Adamı görmüĢler."
"Oh!"
"Evet, efendim. Ama zavallı William'i öldüren kurĢundan sonra bir geyik kadar hızlı kaçmıĢ. Bay Cunningham onu yatak odasının penceresinden görmüĢ ve Bay Alec Cunningham de arka kapıdan. Bay Cunningham henüz yatmıĢ, Bay Alec'se sabahlığını giymiĢ bir halde pipo içiyormuĢ. Ġkisi de William'in imdat çığlığını duymuĢlar ve genç Bay Alec neler olduğunu görmek için aĢağı koĢmuĢ. Arka kapının açık olduğunu fark etmiĢ ve merdivenlerin dibine ulaĢtığında iki adamın dıĢarıda güreĢtiklerini görmüĢ. Adamlardan biri bir silahı ateĢlemiĢ, diğeri ise düĢmüĢ. Ardından katil koĢarak bahçeyi geçmiĢ ve çalıların üzerinden atlayıp kaçmıĢ. Olayları yatak odasından seyreden
119
Bay Cunningham adamın yola çıktığını görmüĢse de sonra onu gözden kaybetmiĢ. Bay Alec'se, ölmekte olan adama yardım edip edemeyeceğini bakmak için durduğunda katil hiç zorlanmadan kaçabilmiĢ. Orta boylu bir adam olduğu ve koyu bir Ģeyler giymiĢ olduğunun haricinde bir bilgi yok elimizde; ama geniĢ çaplı bir araĢtırma sürdürüyoruz ve yabancı biriyse onu yakında bulacağız."
"William'in orada ne iĢi varmıĢ peki? Ölmeden önce bir Ģey demiĢ mi?"
"Tek bir kelime bile etmemiĢ. Garajın üzerindeki dairede yaĢlı annesiyle beraber yaĢıyordu ve çok sadık bir adam olduğu için evde her Ģeyin yolunda olup olmadığını yoklamak için oraya gitmiĢ olabileceğini düĢünüyoruz. ġu Acton iĢinden sonra civardaki bütün insanlar dikkat kesilmiĢ durumda. William üzerine geldiğinde soyguncu büyük ihtimalle kapıyı daha yeni açmayı baĢarmıĢtı - kilidin zorlanmıĢ olduğu belli."
"William dıĢarı çıkmadan önce annesine bir Ģeyler söylemiĢ miydi acaba?"
"Kadın çok yaĢlı ve sağır, ondan hiç bir bilgi alamadık. Olayın Ģokuyla aklını kaybetmiĢ gibi, ama sanırım hiç bir zaman fazla parlak bir zekaya sahip değilmiĢ zaten. Her neyse, yaptığımız araĢtırmalarda önemli bir Ģey bulmadık da değil. Buna bir bakın!"
Bir defterden yırtılmıĢ küçük bir kâğıdı çıkarıp kucağında düzeltti.
"Bunu ölü adamın elinde bulduk, baĢparmağıyla iĢaret parmağının arasında. Daha büyük bir kâğıttan yırtılmıĢ küçük bir parçaya benziyor. Üzerinde yazan saatin, zavallı adamın ölümüyle karĢılaĢtığı saatin aynısı olduğunu fark edeceksiniz. Ya katil, kâğıdın gerisini ondan çekip yırtmıĢ, ya da tam tersi olmuĢ. Neredeyse bir buluĢma saati varmıĢ gibi bir izlenim veriyor bence."
Holmes küçük kâğıt parçasını aldı. Üzerinde, Ģunlar yazılıydı:
saat on ikiye çeyrek kala belki de ve bunun
"Bunun bir buluĢma saati olduğunu farz edersek," diye devam etti MüfettiĢ, "William Kirwan'in - her ne kadar namuslu bir adam olarak ün yapmıĢsa da - hırsızla iĢbirliği yaptığını düĢünmemiz gayet doğal. Orada hırsızla buluĢmuĢ olabilir, hatta belki de kapıyı açmasına bile yardım etmiĢ olabilir ve sonra da aralarında bir kavga çıkmıĢtır."
"Bu yazı son derece ilginç," dedi kâğıdı evire çevire incelemiĢ olan Holmes. "DüĢündüğümden çok daha karmaĢık bir olayla karĢı karĢıyayız." Kafasını ellerinin arasına aldı. MüfettiĢ, davasının bu ünlü Londra'lı dedektifin üzerindeki etkisini görünce gülümsemeye baĢladı.
"Söylediğiniz Ģu son Ģey," dedi Holmes Ģimdi, "çalıĢanla hırsızın arasında bir anlaĢma olabileceğine dair teoriniz dahiyane ve gerçekten de göz önüne almamız gereken bir olasılık. A-ma bu yazı aklıma bir Ģey..."
Kafasını yeniden ellerinin arasına aldı ve bir kaç dakika boyunca derin düĢüncelere dalmıĢ bir halde oturdu. Yüzünü tekrar kaldırdığında yanaklarında renk geldiğini ve gözlerinin, hastalanmadan önceki kadar parlak olduğunu görerek ĢaĢırdım. Eski enerjik haliyle ayağa fırladı.
"Bakın size ne diyeceğim," dedi, "bu davanın ayrıntılarına bir göz atmak istiyorum. Olayda son derece ilginç bulduğum bir taraf var. Bana izin verirseniz Albay, sizi ve dostum Watson'u bir süre yalnız bırakıp MüfettiĢle beraber olay yerine gideceğim ve bir iki küçük ayrıntının düĢündüğüm gibi olup olmadığına bakacağım. Yarım saat içinde aranıza dönmüĢ olurum."
Bir buçuk saat geçmiĢti ki MüfettiĢ yanımıza döndü; yalnızdı.
"Bay Holmes evin dıĢındaki arazide bir aĢağı bir yukarı yürüyüp duruyor," dedi. "Dördümüzün hep beraber gidip evi incelememizi istiyor."
120
121
"Bay Cunningham'in evini mi?" "Evet, efendim." "Neden?"
MüfettiĢ omuzlarını silkti. "Aslını isterseniz bilmiyorum efendim. Aramızda kalsın, ama Bay Holmes'un daha tam olarak iyileĢtiğini sanmıyorum. Çok tuhaf davranmasının yanı sıra son derece de heyecanlı."
"Bunun için endiĢelenmeniz gerektiğini sanmıyorum," dedim adama. "Holmes'un bu ateĢli hallerinin ardında her zaman bir yöntem olduğuna Ģahit olmuĢumdur."
"Bazı insanların, yöntemlerini çılgınca bulabildiği bir gerçek," diye homurdandı MüfettiĢ. "Ama bir an önce araĢtırmasına baĢlamak için yanıp tutuĢuyor. Onun için Albay, hazırsanız artık çıksak iyi olur."
Holmes'u, arazide bir aĢağı bir yukarı yürür halde bulduk. Çenesi göğsüne düĢmüĢ, ellerini pantolonunun ceplerine sokmuĢtu.
"Olay giderek ilginçleĢiyor," dedi. "Watson, Ģehir dıĢını ziyaret etme fikrinin tam bir harika olduğu ortaya çıkmıĢ bulunuyor. Mükemmel bir sabah geçirdim."
"Anladığım kadarıyla suç bölgesini ziyaret etmiĢsiniz," dedi Albay.
"Evet, MüfettiĢle beraber ufak çaplı bir araĢtırma yaptık." "Herhangi bir Ģey bulabildiniz mi bari?" "Çok ilginç bir takım ipucuyla karĢılaĢtık. YürüyüĢ sırasında anlatırım. Ġlk olarak Ģu Ģanssız adamın cesedini gördük. Gerçekten de söylendiği gibi vurularak öldürülmüĢ. "Yani buna kuĢkunuz mu vardı?" "Oh, her Ģeyi kontrol etmek gerekir. Ġncelememiz boĢuna değildi. Neyse, sonra Bay Cunningham'la ve katilin o gece nereden kaçtığını tam olarak söyleyebilen oğluyla biraz konuĢtuk. Bu da son derece verimli oldu." "Doğal olarak."
"Ardından ölen adamın zavallı annesine bir uğradık. Ama ondan bir bilgi edinemedik; yaĢlı ve bunak bir kadın." "Peki araĢtırmalarınızdan ne sonuç çıkardınız?"
122
"Son derece özel bir durumla karĢı karĢıya olduğumuz bir gerçek. Ziyaretimiz, belki de sır perdesini biraz aralamamıza yardımcı olur. Ölü adamın elindeki kâğıdın özellikle önemli olduğu konusunda hemfikiriz, değil mi MüfettiĢ; zavallı adamın ölüm saatinin yazılı olması bir tesadüf olamaz."
"Bu bir ipucu olmalı Bay Holmes."
"Kesinlikle. O notu yazan her kimse, William Kirwan'ın o saatte yatağından kalkmasını sağladı. Ama o kâğıdın geri kalanının nerede olduğunu merak ediyorum doğrusu."
"Onu bulmak umuduyla adamın çevresini çok dikkatli bir Ģekilde aradım," dedi MüfettiĢ.
"Ölü adamın elinden yırtılarak alınmıĢ. Birilerinin bu kâğıdı ele geçirmek konusunda çok hevesli olduğu açıkça görülüyor ve bu da pek tabii ki suçlunun kimliğinin o notta yazılı olduğunun kanıtıdır. Peki, suçlu o kâğıdı ele geçirdiğinde ne yaptı sizce? Büyük ihtimalle cebine soktu ve küçük bir köĢesinin cesette kalmıĢ olduğunu da asla fark etmedi. Kâğıdın geri kalanına ulaĢabilmemiz durumunda, bilmecemizin büyük bir kısmımn çözülmüĢ olacağı kesin."
"Ġyi ama suçluyu yakalamadan cebini nasıl bulacağız?"
"Akıl yürütmek boĢuna değildir. Her neyse, çok açık olan baĢka bir nokta daha var. Notun William'a birinin vasıtasıyla gönderilmiĢ olduğu kesin. Notu yazan adamın onu teslim etmiĢ olması mümkün değil; çünkü böyle bir durumda notunu pek tabii ki sözlü olarak da iletebilirdi. Öyleyse notu kim teslim etti? Yoksa posta yoluyla mı gelmiĢti?"
"Ben bunu araĢtırdım," dedi MüfettiĢ. "William'a, dünkü posta dağıtımında bir mektup gelmiĢ. Zarfı kendi yok etmiĢ."
"Mükemmel!" diye bağırdı Holmes, MüfettiĢin sırtını sıvazlayarak. "Postacıyla görüĢmüĢsün. Seninle çalıĢmak büyük bir zevk doğrusu. Neyse, iĢte geldik. Hadi siz de gelin Albay, size suç mahallini göstermek istiyorum."
Öldürülen adamın yaĢamıĢ olduğu Ģirin kulübenin yanından geçtik ve meĢe ağaçlarıyla çevrili bir yoldan ilerleyerek Ģahane bir konağa vardık. Holmes ve MüfettiĢ bizi evin yanından dolaĢtı-
123
rip, yola bakan çalılarla çevrili geniĢ bir bahçesi olan yan giriĢe kadar götürdüler. Mutfak kapısında bir polis memuru duruyordu.
"Kapıyı açın bayım," dedi Holmes. "ġimdi, genç Bay Cunningham adamların güreĢtiklerini gördüğünde bu merdivenlerde duruyormuĢ, ki adamlar da Ģu anda bizim durduğumuz yerdey-miĢler. YaĢlı Bay Cunningham ise Ģu pencereden bakıyormuĢ -soldan ikinci pencere - ve katilin, Ģuradaki çalının hemen solundan kaçtığını görmüĢ. Ardından Bay Alec koĢup yaralı adamın yanına çömelmiĢ. Toprak çok sert olduğu için bizi yönlendirecek herhangi bir iz yok ne yazık ki." Holmes konuĢurken, i-ki adam evin köĢesinden dönüp bahçe patikasında bize doğru ilerlemeye baĢladı. Ġlki, güçlü hatlara sahip kırıĢık bir yüzü ve üzgün bakıĢları olan yaĢlıca bir adamdı; ikincisiyse parlak gülümsemesi ve gösteriĢli kıyafetleriyle, geliĢimizin karanlık sebebinin yarattığı ortama hiç uymayan yakıĢıklı bir delikanlıydı. "Demek hâlâ buradasınız," dedi genç adam, Holmes'a. "Siz Londralıların Ģehir dıĢında çalıĢmadıklarını düĢünürdüm. Gördüğüm kadarıyla pek aceleci değilsiniz."
"Oh, bize biraz zaman tanımalısınız," dedi Holmes neĢeyle. "Buna ihtiyacınız var zaten," dedi genç Alec Cunningham. "Hâlâ herhangi bir ipucu olmadığına göre."
"Sadece bir tane var," diye cevap verdi MüfettiĢ. "DüĢündük ki Ģeyi bulabilirsek - Aman Tanrım, Bay Holmes! Neler oluyor?" Zavallı dostumun yüzü birden korkunç bir hal almıĢtı. Gözleri yuvalarında yukarı dönmüĢ, kolları, bacakları acıyla kasılmaya baĢlamıĢtı. Birden, boğuk bir inlemeyle yüzüstü yere kapaklandı. Durumundaki ani değiĢiklikten ve krizin Ģiddetinden endiĢeye kapılarak, onu mutfağa soktuk ve büyük bir sandalyeye oturttuk. Arkasına yaslanmıĢ halde bir kaç dakika zorlukla nefes aldıktan sonra, zayıflığı için üzgün ve utanmıĢ görünerek yeni: den ayağa kalktı.
"Watson size ciddi bir hastalığın pençesinden daha yeni kurtulduğumu anlatabilir," diye konuĢtu. "Ani sinir krizlerine girmem gayet doğaldır herhalde."
"Sizin için arabamı hazırlatıp eve dönmenize yardımcı ola-
bilirim," dedi yaĢlı Cunningham.
"Hazır buraya kadar gelmiĢken, emin olmak istediğim bir nokta var. Bunu kolaylıkla ispatlayabiliriz."
"Nedir?"
"ġu var ki, ölen adamcağızın buraya geliĢi, hırsızın evinize girmeden önceye değil girdikten sonraya da denk gelmiĢ olabilir. Kapı zorlanarak açılmıĢ olduğu halde soygunun hiç gerçekleĢmediği konusunda inancınız tam gibi görünüyor."
"Bence her Ģey ortada," diye homurdandı Bay Cunningham. "Sonuçta oğlum daha yatmamıĢtı ve birileri evin içinde dolaĢsa bunu herhalde duyardı."
"Oğlunuz tam olarak nerede bulunuyordu?"
"Yatak odamın hemen yanındaki giyinme odasında pipo içiyordum."
"Odanın penceresi hangisi?"
"Babammkinin yanında; en soldaki."
"Ġkinizin de lambaları yanıktı sanırım?"
"Elbette."
"Burada, üzerinde durulması gereken çok önemli birkaç nokta var," dedi Holmes gülümseyerek. "Bir hırsızın - daha öncesinden de tecrübesi olan bir hırsızın - aile üyelerinin ikisinin de ayakta olduğunu gösteren ıĢıklı bir eve girmeyi istemesi sizce de garip değil mi?"
"Herhalde çok soğukkanlıydı."
"Tabii, eğer garip bir olayla karĢı karĢıya olmasaydık cevapları bulmak için size sormak zorunda kalmayacaktık zaten," dedi Genç Alec. "Ama William tarafından yakalanmadan önce adamın evi soymuĢ olabileceğiyle ilgili düĢüncenize gelince, bunu çok garip buldum doğrusu. Ortalığı dağınık halde bulup çaldığı Ģeyleri fark etmez miydik?"
"Ne olduklarına göre değiĢir," dedi Holmes. "Çok özel bir hırsızla karĢı karĢıya olduğumuzu unutmayın. Üstelik farklı bir çalma stili var. Örneğin, Acton'lardan aldıklarını bir düĢünün -nelerdi? - bir yün yumağı, bir kâğıt ağırlığı ve bir sürü garip Ģey daha."
124
125
"Neyse, aslını isterseniz sizin elinize bakıyor gibiyiz, Bay Homes," dedi yaĢlı Cunningham. "Sizin ya da MüfettiĢin önereceği her Ģeyi harfiyen yerine getireceğimizden emin olabilirsiniz."
"Ġlk olarak," dedi Holmes, "bir ödül koymanızı istiyorum -bu sizin tarafınızdan gelmeli çünkü resmi daireler miktar konusunda anlaĢmakta pek hızlı değildirler. Buraya bir form taslağı hazırladım, eğer imzalamanız mümkünse... Elli sterlin yeterli bir miktar olacaktır bence."
"Seve seve beĢ yüz de verirdim," dedi J.P, Holmes'un ona doğru uzatmıĢ olduğu kâğıt ve kalemi alarak. "Ama bunlar pek doğru gözükmüyor," diye ekledi, kâğıdın, içeriklerine bakarken. "Aceleyle yazdım."
"Bakın Ģöyle baĢlamıĢsınız, 'Salı sabahı, bire çeyrek kala korkunç bir olay yaĢandı," ve saire. Asimi isterseniz on ikiye çeyrek kala olacaktı."
Bu hata beni çok üzdü çünkü Holmes'un böyle dikkatsizliklere ne kadar alındığını bilirdim. Kesinlik kazanmıĢ konularda asla yanılmamak en önemli özelliklerinden biriydi, ama hastalığı onu sarsmıĢtı ve bu küçücük olay, henüz kendine gelememiĢ olduğunun kanıtıydı. MüfettiĢ kaĢlarını çatmıĢ bir halde ve ĢaĢırmıĢ bir ifadeyle ona bakarken Alec Cunningham da kahkahalarla gülüyordu ve dostum, çok utanmıĢ ve rahatsız olmuĢa benziyordu. YaĢlı adam hatayı düzeltti ve kâğıdı Holmes'a geri verdi.
"En kısa zamanda basılmasını istiyorum," dedi, "bence fikriniz mükemmel."
Holmes kâğıdı katlayıp dikkatle cep kitabının içine koydu. "Ve Ģimdi," dedi, "evi hep beraber dolaĢıp Ģu garip hırsızın gerçekten de bir Ģey çalıp çalmadığından emin olsak iyi olur."
DolaĢmaya koyulmadan önce, Holmes zorlanmıĢ olan kapıyı dikkatlice inceledi. Büyük bir bıçak ya da tornavidanın araya sokulmuĢ olduğu belliydi, kilit itilerek açılmıĢtı. Tahtadaki izleri açık ve net bir Ģekilde görebiliyorduk.
"Demek sürgü kullanmıyorsunuz?" dedi Holmes, soru sorarcasına.
126
"Buna hiç bir zaman gerek duymadık."
"Köpeğiniz de mi yok?"
"Var, ama evin öbür tarafında zincirli."
"Hizmetçiler saat kaçta yataklarına çekiliyor?"
"Gece on civarında."
"Herhalde William da o saatte yatıyordu, öyle değil mi?"
"Evet."
"Bu özel gecede ayakta olması da oldukça garip bir durum. Neyse, Ģimdi bize evinizi gezdirme nezaketini gösterirseniz çok memnun olurdum Bay Cunningham."
ÇatallaĢarak mutfaklara açılan taĢ kaplı bir koridorun sonundaki tahta merdivenden çıkarak konağın ilk katma geldik. Merdivenin tepesine vardığımızda,
giriĢ salonuna giden daha süslü ikinci bir merdiven çıktı karĢımıza. Buradan ikinci kata çıktık ve bir oturma odasıyla Bay Cunningham ve oğlununkinin de dahil olmak üzere bir çok yatak odasının bulunduğu bir koridora geldik. Holmes yavaĢça ilerliyor, konağın mimarisini inceliyordu. Yüz ifadesinden bir iz peĢinde olduğunu arılayabiliyordum, ama düĢüncelerinin hangi yönde geliĢtiği konusunda en u-fak bir fikrim yoktu.
"Sevgili beyefendi," dedi Bay Cunningham biraz sabırsızlanarak, "bu son derece gereksiz değil mi? ġu merdivenlerin sonundaki oda benimki ve onun ötesindeki de oğlumun. Bir hırsızın buraya kadar bizim haberimiz olmadan çıkması sizce mümkün olabilir miydi gerçekten?"
"Sanırım dönüp yeni bir izin peĢine düĢmelisiniz," dedi oğlu alay dolu bir gülümsemeyle.
"Yine de beni birazcık daha eğlendirmenizi isteyeceğim. Yatak odalarının pencerelerinden evin önünün nasıl göründüğünü bilmek isterim örneğin. Anladığım kadarıyla, burası oğlunuzun odası, öyle mi?" - odanm kapısını iterek açtı - "ve Ģurası da, yanılmıyorsam, alarmı duyduğunda, oturmuĢ piposunu içtiği oda olmalı. O odanın penceresi nereye bakıyor acaba?" Yatak odasından geçerek ikinci odaya giden kapıyı açtı ve etrafına bakındı.
127
"Umarım artık tatmin olmuĢsunuzdur," dedi Bay Cunningham kaba bir sesle.
"TeĢekkür ederim, sanırım görmek istediğim her Ģeyi gördüm."
"Öyleyse gerçekten gerekliyse benim yatak odama da gidebiliriz."
"Eğer çok zahmet olmayacaksa, bunu çok isterim." J. P. omuzlarını silkti ve bizi sade döĢenmiĢ sıradan bir oda olan kendi yatak odasına götürdü. Adam pencereye doğru ilerlerken Holmes adımlarını yavaĢlatarak, ikimizin diğerlerinin arkasında kalmamızı sağladı. Yatağın bir ucunda portakallarla dolu bir tabak ve bir sürahi su duruyordu. Onun yanından geçtiğimizde. Holmes beni ĢaĢkına çevirerek üzerime yaslandı ve kasti bir Ģekilde tabakla sürahiyi yere devirdi. Cam, yere çarptığı anda bin parçaya ayrıldı ve meyveler odanın dört bir yanına yuvarlandı.
"Bu kadar dikkatsiz olabildiğine inanamıyorum Watson," dedi soğukça. "Bak, sakarlığın halıyı ne hale getirdi."
Kafam karıĢmıĢ bir halde meyveleri toplamak için yere eğildim, çünkü dostumun bir nedenden dolayı bu suçu üstlenmemi istediğini anlamıĢtım. Diğerleri bana katılıp sehpayı düzeltti.
"Hey," diye bağırdı MüfettiĢ, meyvelerin hepsini sonunda topladığımızda, "Holmes nereye kayboldu?" Holmes görünürde yoktu.
"Bir dakika burada bekleyin," dedi genç Alec Cunningham. "Adamcağız pek normal değil bana sorarsanız. Benimle gel baba, gidip onu bulalım."
Odadan koĢar adımlarla çıkıp, beni ve MüfettiĢi ĢaĢkınlık içinde birbirimize bakar halde bıraktılar.
"Söylediklerim için beni bağıĢlayın, ama Bay Alec'e katılmadan edemeyeceğim," dedi resmi görevli. "Belki de rahatsızlığının bir etkisi vardır, ama bana daha çok..."
Cümlesi, imdat çığlıklarıyla yarıda kesildi. "Ġmdat! Ġmdat! Adam öldürüyorlar!" Büyük bir dehĢetle, bağıranın Holmes ol-
128
duğunu anladım. Odadan fırlayıp koridora çıktım. Artık anlamsız, boğuk seslere dönüĢmüĢ olan çığlıklar, ilk olarak girdiğimiz odadan geliyordu. Hızla oraya koĢtum, oradan da arkasındaki odaya daldım hıĢımla. Cunninghamların ikisi Sherlock Holmes'un üzerine abanmıĢtı; genç olanı onu iki eliyle boğmaya çalıĢırken, yaĢlı olanı da bileğini büküyormuĢ gibi görünüyordu. Bir saniye içinde adamları Holmes'un üzerinden çektik. Dostum büyük bir çabayla ayağa kalktı. Yüzü kireç rengine bürünmüĢtü ve son derece bitkin olduğu her halinden belliydi.
"Bu adamları tutuklayın MüfettiĢ," dedi, bir yandan da nefes almak için uğraĢırken.
"Ne gerekçeyle?"
"Arabacı William Kirwan'in katilleri olmaları gerekçesiyle."
MüfettiĢ, Holmes'a bir süre anlamsız anlamsız baktı. "Oh, hadi ama Bay Holmes," dedi sonunda, "Ģaka yapıyorsunuz, öyle değil..."
"Sus adam, suratlarına baksana Ģunların!" diye bağırdı Holmes sinirle.
Daha önce suçlu oldukları bu kadar belli olan iki insanı gördüğümü kesinlikle hatırlamıyorum. YaĢlı adamın normalde sert olan yüz ifadesi bomboĢ bir hal almıĢtı. Oğlununsa tüm o etkileyici cafcafı kaybolmuĢ, yakıĢıklılığını bozan tehlikeli bir canavarm öfkesi parıldar olmuĢtu koyu renkli gözlerinde. MüfettiĢ hiç bir Ģey söylemeden kapıya çıkıp düdüğünü öttürdü. Ġki polis memuru koĢarak geldi.
"BaĢka çarem yok Bay Cunningham," dedi. "Bütün bunların büyük bir hata olduğunun ortaya çıkacağından eminim ama anlamalısınız ki... Ah, Ģunu bırakır mısın? Bırak Ģunu!" Elini hızlıca uzatarak, genç adamın ateĢlemek üzere olduğu silahı gürültüyle yere düĢürdü.
"Bunu sakla," dedi Holmes, ayağını silahın üzerine koyarak, "mahkemede faydasını göreceksin. Ama asıl istediğimiz Ģey buydu." Küçük, buruĢmuĢ bir kâğıt parçasını salladı havada.
"Notun geri kalanı!" diye bağırdı MüfettiĢ heyecanla.
"Kesinlikle."
129
"Peki neredeydi?"
"Olduğundan emin olduğum yerde. Bütün meseleyi az sonra açıklayacağım. Albay, samrım siz ve Watson artık dönebilirsiniz. En geç bir saat içinde size katılmıĢ olacağımdan eminim. MüfettiĢle beraber tutuklulara soracaklarımız bir Ģeyler var daha, ama öğlen yemeğinde dönmüĢ olurum."
Sherlock Holmes sözünde duran bir adam olduğunu gösterdi; saat bire gelirken Albayın kitaplığında bize katıldı. Yanında, kısa boylu yaĢlıca bir adam vardı. Ġlk soygunun yapılmıĢ olduğu evin sahibi Bay Acton'du bu.
"Bu küçük meseleyi sizlere aydınlattığımda onun da yanımda olmasmı istedim," dedi Holmes, "çünkü doğal olarak ayrıntıları çok ilginç bulacaktır. Sevgili Albay, umarım benim gibi yerinde oturamayan bir adamı kapıdan içeri aldığınız anı lanetlerle anmıyorsunuzdur."
"Tam tersi," diye cevap verdi Albay sıcak bir gülümsemeyle, "çalıĢma stilinizi yakından görmüĢ olma Ģerefine eriĢtiğim için kendimi Ģanslı hissediyorum. Beklentilerimi birazcık aĢtıklarını itiraf ediyorum ve sonucu anlamaktan tamamen aciz kaldığımı da. Henüz tek bir ipucu dahi görmüĢ değilim."
"Korkarım açıklamam aklınızı biraz karıĢtırabilir, ama yöntemlerimi, Watson'dan ya da onlarla ilgilenecek kadar zeki gördüğüm insanlardan saklamak hiç bir zaman huyum olmadı. Ama genç adamın odasında yaĢadığım boğuĢmadan sonra oldukça bitkin olduğum için, önce brendinizden biraz alacağım Albay. Son zamanlarda kendimi biraz fazla zorladım."
"Umarım Ģu krizlerden birini daha geçirmediniz."
Sherlock Holmes içten bir kahkaha attı. "O konuya da geleceğiz," dedi. "Her Ģeyi sırasıyla anlatacağım ki bu karara varmamı sağlayan noktalar iyice açıklığa kavuĢsun. Kaçırdığınız bir ayrıntı olursa lütfen beni uyarın.
"Dedektiflik mesleğinde, bir dizi verinin içinden hangilerinin birbirlerine bağlı olduğunun ayırımına varabilmek son dere-
130
ce önemlidir. Aksi takdirde, enerji ve dikkatini olaya yoğunlaĢtırmak yerine dağıtmak zorunda kalırsın. Neyse, bu davada en baĢından beri kuĢku duymadığım bir Ģey vardıysa, o da çözümünün, ölü adamın elinde bulunan yırtık notta gizli olduğuydu.
"Bu konuya değinmeden önce bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim; genç Bay Alec'in ifadesinin doğru olduğunu varsayarsak, yani katil, William Kirwan'i vurduktan hemen sonra kaçtıysa, o zaman söz konusu kâğıdı ölü adamın elinden çeken kiĢi o olamazdı. Ve kâğıdı alan katil değildiyse, Alec Cunning-ham'ın kendisi olmalıydı, çünkü yaĢlı babası aĢağı inene kadar hizmetçilerden bir çoğu olay yerine varmıĢtı bile. Bu basit bir çıkarımdır ve MüfettiĢin bunu gözden kaçırmasının sebebi, baĢtan beri konağın sahiplerinin yaĢanan olayla herhangi bir ilgilerinin olmadığı inancıyla hareket etmesiydi. Ben hiç bir zaman ön yargılarla hareket etmemeyi öğrendim ve sadece sağlam bir temele oturmuĢ bilgilerin peĢinden giderim. Böylece araĢtırmanın en baĢında, Alec Cunningham'ın bu karanlık meseledeki rolünü merak eder buldum kendimi.
"MüfettiĢin bize verdiği küçük kâğıt parçasını dikkatle incelemekle iĢe baĢladım; daha büyük ve son derece özel bir sayfadan yırtılmıĢ olduğu açık açık belli oluyordu. Aim, iĢte burada. Tuhaflığı sizin de gözünüzden kaçmamıĢtır."
"Gerçekten de biraz alıĢılmadık bir görüntüsü var," dedi Albay.
"Sevgili bayım," diye bağırdı Holmes, "iki ayn kiĢi tarafından yazılmıĢ olduğu gün gibi ortada. 'Çeyrek' ve 'belki' kelimelerindeki e harflerinin, 'öğren' ve 'on ikiye' kelimelerindeki e harflerinden çok daha güçlü olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Bu dört kelimeyi analiz ederek 'kala' ve 'belki' kelimelerinin güçlü bir el yazısı olan biri tarafından; 'saat' ve 'öğren' kelimelerininse daha zayıf bir el yazısı olan biri tarafından yazılmıĢ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz."
"Vay canına, gözümüzün önündeymiĢ," diye atıldı Albay heyecanla. "Ġki adam ne diye böyle tuhaf bir Ģekilde mektup yazsınlar acaba?"
131
"Kötü bir iĢ olduğu belli; diğerine güvenmeyen adamlardan biri, mektubu böyle hazırlayarak her ne yapılacaksa ikisinin de suçu eĢit derece üstlenmelerini garanti altına almak istemiĢ olmalı. ġimdi, adamların bu iĢteki yerlerine gelince; 'kala' ve 'belki' kelimelerini yazanın olayı planlayan kiĢi olduğu belli." "Bunu nasıl anlıyorsunuz?"
"El yazılarını kullanıp bir kiĢilik tahlili yaparak da bu sonuca varabileceğimiz gibi, teorimizi desteklemek için daha da önemli bir ipucu var elimizde. Kâğıt parçasını dikkatle incelerseniz, güçlü el yazıĢma sahip olan adamın, kelimelerini önce yazmıĢ olduğunu ve diğer adamın kelimeleri için boĢluklar bırakmıĢ olduğunu fark edeceksiniz. Bu boĢluklar bazı yerlerde yeteri kadar uzun olmamıĢ ve ikinci adam, kelimelerini sığdırabilmek için bazılarını küçük yazmak zorunda kalmıĢ. Kelimelerini önce yazan adamın olayı planladığını böylece anlayabiliyoruz."
"Mükemmel!" diye haykırdı Bay Acton. "Ama son derece basit bir çıkarım," dedi Holmes. "ġimdi çok önemli bir noktaya geliyoruz. El yazısından hareket ederek, kiĢinin yaĢının aĢağı yukarı belirlenebileceğini bilmiyor olabilirsiniz. Bu genellikle mümkün. Genellikle diyorum, çünkü sağlığın bozuk olması ve fiziksel zayıflıklar, genç bir insanın yazıĢım, yaĢı ilerlemiĢ olan insanların yazısına benzetecektir. Her neyse, bizim kâğıtta, kalın ve güçlü el yazısını, zayıflamıĢ olan diğeriyle kıyaslayarak hareket edecek olursak, adamlardan birinin genç, diğerininse yaĢlı olduğu sonucuna ulaĢabiliriz." "Mükemmel!" diye haykırdı Bay Acton yeniden. "Daha da ilginç olan son bir nokta daha var. Bu iki farklı el yazısının ortak bir yanlan var. Aralarında bir kan bağı bulunan iki kiĢiye ait. Siz de bunu, kullandıkları 'e' harflerinin benzerliklerinden anlamıĢ olabilirsiniz, ama ben pek çok küçük noktada aynı Ģeyi görebiliyorum. Bu iki yazının aynı aileye mensup iki kiĢiye ait olduğuna kuĢkum yok. ġu anda size sadece bu küçük kâğıt parçasından çıkardığım sonuçları aktarıyorum, size değil de profesyonel araĢtırmacılara ilginç gelecek yirmi üç ayrı
132
nokta daha mevcut. Bunlardan hareketle, Cunningham'ların, baba ve oğul olarak bu mektubu yazmıĢ oldukları sonucuna vardım.
"Bu kadar ilerlemiĢken, ikinci adımım, suçun ayrıntılarını araĢtırmak oldu tabii. MüfettiĢle beraber konağa gittim ve görmem gereken her Ģeyi gördüm. Ölü adamın yarası, hiç kuĢku yoktu ki, yaklaĢık yirmi metre öteden ateĢlenmiĢ bir silahla açılmıĢtı. Adamın giysilerinin üzerinde hiç toz, toprak olmadığı için, Alec Cunningham'ın adamların boğuĢtuğuyla ilgili yalan söylemiĢ olduğunu hemen anladım. Baba ve oğul, adamın kaçtığı yerle ilgili aynı ifadeyi vermiĢti, ama orayı incelediğimde, ki tam da orada çamurlu bir çukur bulunuyordu, herhangi bir ayak izine rastlayamadığım için Cunningham 'ların yine yalan söylemiĢ olduklarından kuĢkum kalmadı. Hırsız konusu tamamıyla uydurmaydı.
"Bu kadarını anladıktan sonra, suçun gerekçesini bulmam gerekiyordu. Bu durumda, öncelikle Bay Acton'lardaki ilk soygunu düĢündüm. Albayın bize söylediği bir Ģeyden dolayı, Bay Acton ve Cunningham'ların arasında bir mahkeme davasimn sürdüğünü biliyordum. Kitaplığınızı soymalarının nedeninin, davada iĢlerine yarayabilecek bir doküman buhna umuduyla olduğunu hemen anladım."
"Evet, tam olarak öyle," dedi Bay Acton. "Amaçlarından bir kuĢkum yok. ġu anda üzerinde yaĢadıkları topraklarının yarısının bana ait olduğunu ispatlayabilirim
ve o tek kâğıdı bula-bilselerdi - onu neyse ki avukatlarımın kasasında saklı tutuyorum - herhalde dava düĢerdi."
"ĠĢte bu kadar," dedi Holmes gülümseyerek. "Tehlikeli ve sonuçsuz bir giriĢim olduğu ortada ve bana kalırsa, fikir Bay Alec'e aitti. Aradıklarını bulamayınca, Ģüphe uyandırmamak için sıradan bir soygun sahnesi yaratmaya çalıĢarak ellerini geçirebildikleri her Ģeyi götürdüler. Bunların hepsi apaçık ortadaydı, ama bilemediğim bir kaç nokta vardı hâlâ. PeĢinde olduğum Ģey, o notun geri kalan kısmıydı. Alec'in onu ölü adanun elinden yırtıp sabahlığının cebine soktuğundan emindim. BaĢka
133
nereye koyabilirdi ki? Tek sorun hâlâ orada bulunup bulunmadığıydı. Bu sorunun cevabını bulmak için bir giriĢimde bulunmaya değerdi ve böylece hepimiz eve girdik.
"Hatırlayacağınız gibi, Cunningham'lar bizi mutfak kapıĢırım önünde karĢıladılar. Pek tabii ki kâğıdın varlığından haberdar olmamaları gerekiyordu, aksi takdirde hiç vakit kaybetmeden geri kalanını yok edeceklerdi. MüfettiĢ, nota verdiğimiz önemi açıklamak üzereydi ki ben ilginç bir Ģekilde kriz geçirerek yere düĢtüm ve konuĢmanın yönünü değiĢtirmeyi baĢardım."
"Aman Tanrım!" diye bağırdı Albay gülerek, "Yoksa rol yaptığını mı söylemeye çalıĢıyorsun? Bir de o kadar endiĢelen-miĢtik!"
"Mesleki bilgilerime dayanarak son derece baĢarılı olduğunu söylemeliyim," diye bağırdım, her gün bilmediğim yeni bîr yönünü göstererek beni sürekli ĢaĢırtan adama hayran gözlerle bakarak.
"Genellikle iĢe yarayan bir sanattır," dedi Holmes. "Kendime geldiğimde, bu konudaki uyanık davranıĢımla övündüğümü itiraf etmeliyim, Bay Cunningham'a, 'on iki' yazdırmayı baĢardım. Böylece elimizdeki kâğıdın üzerindeki 'on iki' kelimesiyle bir kıyas da yapabildim."
"Tanrım, ne kadar da aptalmıĢım," diye afalladım. "Zayıflığım için nasıl endiĢelendiğini gördüm," diye güldü Holmes. "Sana o Ģekilde acı verdiğim için üzgünüm Watson. Neyse, beraberce üst kata çıktığımızda kapının arkasında asılı duran sabahlığı gördüğüm için küçük sehpayı devirerek dikkatlerini bir süreliğine baĢka yöne çekmeyi baĢardım, sonra da sabahlığın ceplerini karıĢtırmaya gittim. Gerçekten de tam beklediğim yerde bulduğum kâğıdı henüz elime geçirmiĢtim ki Cunningham'larm ikisi üzerime çullandı. Sizin yardımınız olmasa beni öldürürlerdi kuĢkusuz. ġu anda bile, o genç adamın elini boğazımda hissediyorum ve babası elimdeki kâğıdı almaya çalıĢırken büktüğü bileğim hâlâ ağrıyor. Her Ģeyi anladığımı görebiliyorlardı ve kendilerini tamamen güvende hissederler-
134
ken birden suçlanacaklarını anladıklarında paniğe kapıldıkları bir gerçek.
"Siz gittikten sonra Bay Cunningham'la küçük bir sohbetimiz oldu; onları suç iĢlemeye iten sebebi tam olarak öğrenmem gerekiyordu. Bay Cunningham süt dökmüĢ kediye dönmüĢtü, a-ma oğlu için aynı Ģeyi söylemek güç; silahına bir ulaĢabilse, herhangi birimizin kafasını uçurmaya çekinmeyecek bir canavardı adeta. Bay Cunningham kaybettiğini anlayıp her Ģeyi anlatmaya baĢladı. GörünüĢe göre William, Acton'Iara soyguna gittikleri gece iki patronunu gizlice takip etmiĢ ve ardından da, her Ģeyi açıklayacağını anlatan Ģantaj mektupları yollamaya baĢlamıĢ. Genç Bay Alec, o türden oyunlara gelmeyecek tehlikeli bir adam. Kasabanın soyguncu korkusunu, onları tehdit e-den adamdan kurtulmak için bir fırsat olarak görmek, açıkçası dahiyaneydi onun açısından. William kandırıldı ve hatasını hayatıyla ödedi. Babayla oğul bütün kâğıdı ele geçirebilmiĢ ve detaylara biraz daha dikkat etmiĢ olsa, suçları büyük bir ihtimalle hiç bir zaman ortaya çıkmayacaktı."
"Peki ya not?" diye sordum.
Sherlock Holmes, bizim notla kâğıdın geri kalanını birleĢtirip önümüze koydu.
Saat on ikiye çeyrek kala Doğu kapısına gelirsen belki de seni çok ĢaĢırtacak bir Ģey bulacaksın ve bunun hem sana hem de Anne Morrison'a büyük faydasının olduğunu göreceksin. Ama kimseye bundan bahsetme.
"AĢağı yukarı böyle bir Ģey bulmayı beklemiĢtim zaten," dedi Holmes. "Henüz Alec Cunningham, William Kirwan ve Annie Morrison'un arasındaki bağlantıyı bilmiyoruz
tabii, ama sonuçlar, bize tuzağın iĢe yaradığını göstermiĢ buluyor. Eminim 'g'lerin kuyruklarında ve 'p' harflerindeki üstünlük duygusunu
135
görmekten siz de zevk almıĢsımzdır. YaĢlı adamın 'a' harflerinin Ģekilsiz olması oldukça karakteristik. Watson, Ģehir dıĢındaki tatilimiz, bence son derece baĢarılı oldu. Yarın, Baker Sokağı'na çok daha enerjik ve tazelenmiĢ olarak döneceğim kesin."
ALBAYIN ÖLÜMÜ
136
Evleneli henüz bir, kaç ay olmuĢtu. Sıcak bir yaz akĢamında Ģöminemin baĢında oturup günün son piposu eĢliğinde bir roman okumaya çalıĢıyordum. Çok yorucu bir gün geçirmiĢtim ve uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Karım üst kata çıkmıĢtı bile. Hol kapısının kilitlendiğini duyduğumda hizmetçilerin de yataklarına çekildiklerini anlamıĢtım. Koltuğumdan kalkmıĢ, pipomun küllerini boĢaltıyordum ki birden kapının zili çaldı.
Saate baktım. On ikiye çeyrek vardı. Bu kadar geç bir saatte gelen kiĢi bir misafir olamazdı. Herhalde bir hasta, belki de bütün geceyi ayakta geçirmemi gerektirecek bir yaralı. Yorgun bir yüzle hole çıktım ve kapıyı açtım. Kapıda duran, Sherlock Holmes'tan baĢkası değildi.
"Ah, Watson," dedi. "Seni ayakta yakalayabildiğime çok sevindim."
"Sevgili dostum, lütfen içeri gel."
"ġaĢırmıĢ görünüyorsun ve bu gayet doğal tabii. Anladığım kadarıyla karĢında bir hasta değil de beni bulduğun için rahatlamıĢsın da! Hım! Hâlâ bekarlık günlerindeki gibi o Arkadya karıĢımını içiyorsun demek! Ceketinin üzerindeki külü nerede görsem tanırım. Üniforma giymeye yabancı olmadığın çok belli. Mendilini cebinde taĢıma alıĢkanlığından vazgeçmezsen hiç bir zaman gerçek bir özel doktor olduğunu düĢünmeyecek insanlar. Bu gece bana evinde bir yer ayarlaman mümkün mü acaba?"
"Memnuniyetle."
"Bir kiĢilik misafir odanın oluğunu söylemiĢtin ve Ģu anda evde bir misafirinin kalmadığını görebiliyorum. Portmanton öyle ima ediyor en azından."
"Kalırsan son derece mutlu olacağım."
139
"TeĢekkür ederim. Öyleyse boĢ odanı alacağım. Evine bir tesisatçının adımını atmıĢ olduğunu görmek beni üzdü. Genellikle kötüye iĢarettir. Su boruları değildir umarım?"
"Hayır, gaz."
"Ah! Yer döĢemesinde ayakkabısından iki çivi izi bırakmıĢ da; bak, tam ıĢığın vurduğu yerde. Hayır, teĢekkür ederim, Wa-terloo'da akĢam yemeği yedim, ama seninle bir pipo tüttürmek-ten memnuniyet duyarım."
Ona tütün kutusunu uzattım ve bir süre tek kelime etmeden karĢılıklı oturarak pipolarımızı içtik. Çok önemli bir iĢ olmadığı takdirde bu saatte bana gelmeyeceğini biliyordum, onun için sessizce oturup konuya gelmesini bekledim.
"Mesleki açıdan oldukça meĢgul günler geçirdiğini görebiliyorum," dedi bana bakarak.
"Evet, çok dolu bir gün geçirdim," diye cevap verdim. "Sana çok saçma gelebilir," diye ekledim, "ama bunu nereden anladığını gerçekten merak ettim."
Holmes kendi kendine güldü.
"AlıĢkanlıklarını bilmek gibi bir avantajım var sevgili Watson," dedi. "Gitmen gereken yer yakındaysa yürürsün, daha uzaktaysa bir araba kullanırsın. Ayakkabılarının, kullanılmıĢ olmakla beraber kirli olmadıklarını gördüğümde, bu günlerde arabaya baĢvuracak kadar çok iĢinin olduğunu anlayabiliyorum."
"Tek kelimeyle mükemmel!" diye atıldım.
"Sıradan bir gözlem," dedi. "Gözlemcinin, karĢısındaki insana olağanüstü gelen bir sonuç çıkarabileceği durumlardan biri bu; o da, sırf diğeri, gözlemin temelini oluĢturan o küçük ayrıntıları unuttuğu için. Aynı Ģeyi, senin küçük yazıların için de söylemek mümkün sevgili dostum; okurlarınla paylaĢmayıp kendi elinde tuttuğun ayrıntılardan dolayı değerini kaybettiklerini düĢünürsen haklı olduğumu göreceksin. ġimdi, Ģu anda, o okurların durumundayım, çünkü elimde, karmaĢıklığıyla insan beynini büyüleyen en garip ve olağanüstü vakalardan
birinin ipuçlarını tutuyorum, ama teorimi ispatlayacak olan gerekli verileri bulamıyorum. Fakat bulacağım Watson, bulacağım! KuĢkun ol-
140
masın!" Gözlerinde hafif bir ateĢ belirdi ve yanakları kızardı. Ama bu çok kısa sürdü. Yeniden baktığımda, yüzü eski haline dönmüĢtü; bir çok insanın onu bir insan değil de bir makine olarak nitelendirmesini sağlayan o sert, adeta duygusuz ifade yeniden kaplamıĢtı yüzünü.
"Problemin oldukça ilginç yönleri var," dedi. "Hatta, olağanüstü ilginç yönler desem daha iyi olacak. Olayı zaten araĢtırmıĢ bulunuyorum ve sanırım çözümüne oldukça yakınım artık. Bu son adımda bana eĢlik edersen, bana çok faydan dokunacağından eminim."
"Bu bana mutluluk verir."
"Yarın Aldershot'a kadar gelmen mümkün olabilir mi acaba?"
"Jackson'un benim yerine bakabileceğinden kuĢkum yok."
"Çok iyi. Saat 11.10'da Waterloo'dan hareket etmek istiyorum."
"Hazırlanmam için o kadar süre haydi haydi yeter."
"Güzel. Çok fazla uykun yoksa, sana olayı ve yapmamız gerekenleri genel hatlarıyla anlatayım."
"Sen gelmeden önce uykum vardı, ama Ģu anda iyice uyanmıĢ durumdayım."
"Önemli noktaları atlamadan hikâyeyi kısaltacağım. Büyük bir ihtimalle olayla ilgili bir Ģeyler okumuĢ bile olabilirsin. Aldershot'ta yaĢayan ve Royal Mallows'ta görevli olan Albay Barclay cinayetini araĢtırıyorum."
"Olayla ilgili hiç bir Ģey duymamıĢtım."
"Bu gayet doğal, olay henüz iki günlük. Her neyse, durum genel olarak Ģöyle;
"Royal Mallows, senin de bildiğin gibi Ġngiliz ordusunun en ünlü Ġrlanda alaylarından biridir. Ġsyan'da da Kırım'da da harikalar yaratmıĢ ve ondan beridir bir karıĢıklık çıktığında admdan söz ettirmeyi bilmiĢtir. Pazartesi gecesine kadar, alayın baĢında korkusuz Albay Barclay vardı. Orduda sıradan bir er olarak iĢe baĢlamasına rağmen, Ġsyan sırasmdaki cesaretinden dolayı subaylığa yükselen ve bir zamanlar arkadaĢlarıyla omuz omuza dövüĢmüĢ olduğu alayın baĢına geçen bir adam.
141
"Albay Barclay çavuĢ olduğu zamanlarda evlenmiĢti ve karısı - evlenmeden önce soyadı Devoy'muĢ - aynı müfrezede baĢçavuĢ olan bir adamın kızıydı. Dünya evine girdiklerinde, gençler - ki o zamanlar henüz gençtiler - tahmin de edebileceğin gibi bir süre için uyumsuzluk yaĢamıĢlar. Ama görünüĢe bakılırsa çabucak toparlanmıĢlar ve Bayan Barclay, anladığım kadarıyla, tıpkı meslektaĢları tarafından saygı duyulan kocası gibi, alaydaki bayanların arasında her zaman oldukça popüler olmuĢ. ġunu da ekleyebilirim son derece güzel bir kadınmıĢ ve Ģimdi bile, otuz yıl süren bir evlilikten sonra dahi, hâlâ kraliçeler kadar çarpıcı bir görünüĢe sahip.
"Albay Barclay ve karısı son derece mutlu bir tablo çizmiĢ bugüne kadar. BinbaĢı Murphy - bu bilgilerin çoğunu bana ileten kiĢi - çiftin anlaĢamadıkları bir konunun olmadığım ısrarla belirtiyor. Genel olarak bakıldığında, Barclay'in, karısına olan bağlılığı, karısının kendisine hissettiği bağlılığa nazaran daha bile fazlaymıĢ. Barclay, bir gün bile karısından uzak duramaz-mıĢ. Öte yandan karısı, sadık olmasına rağmen, o kadar tutkulu değilmiĢ, fakat buna rağmen alayda örnek bir çift olarak görü-lüyorlarmıĢ. Kısacası, iliĢkilerinde, gelecek felaketi haber veren herhangi bir ipucu yaĢanmamıĢ.
"Albay Barclay'in karakterinde son derece ilginç bir kaç özelliğin mevcut olduğu söyleniyor. Genellikle mükemmel ve neĢeli bir asker görüntüsü çizerken bazı durumlarda ondan hiç beklenmeyecek Ģiddet ve saldırganlık gösterilerinde bulunur -muĢ. Karakterinin bu özelliğinin hiçbir zaman karısına yansımadığı bir gerçek. BinbaĢı Murphy'yi ve konuĢtuğum diğer üç subayı ĢaĢırtan diğer bir gerçek de, Albaym arada sırada depresyona girmesiymiĢ. BinbaĢının söylediğine göre, Barclay, alayın arada sırada düzenlediği yemeklerdeki neĢeli ortamı gördüğü zamanlarda, yüzündeki gülümseme, sanki görünmez bir el tarafından alınıp götürülüyormuĢ. Günlerce çıkmazmıĢ bunalımdan. Bu ve biraz da batıl inançlı olması, meslektaĢlarının onda fark ettiği alıĢılmadık davranıĢlar. Batıl inancı, yalnız kaldığı zamanlarda, özellikle de karanlık olduğunda ortaya çıkıyormuĢ.
142
Erkeksi kiĢiliğine ters düĢen bu garip özelliği eleĢtirenler, hatta hor görenler çok.
"Royal Mallows'ların ilk müfrezesi son bir kaç yıldır Al-dershot'ta bulunuyor. Evli olan subaylar barakaların dıĢında yaĢıyor ve Albay, kuzey garnizonun bir kilometre dıĢında bulunan Lachine adlı bir villada ikamet ediyormuĢ. Müstakil olan evin yirmi metre ötesinden anayol geçiyor. Yardımcıları, bir arabacı ve iki hizmetçiden oluĢuyor. Bunlarla beraber, Albay ve karısı, çocukları olmadığı için, evde yaĢayan tek kiĢilermiĢ.
"ġimdi, geçen Pazartesi akĢamı saat dokuz ve on arasında Lachine'de gerçekleĢen olaylara gelelim.
"Bayan Barclay, görünüĢe göre tam bir Katolik ve fakirlere eski giysiler dağıtma amacını güden Watt Street Kilisesinde kurulmuĢ olan Aziz George mezhebine sempati duyduğu da öğrendiklerimin arasında. Olayların gerçekleĢtiği akĢam, mezhebin saat sekizde bir toplantısı olmuĢ ve Bayan Barclay orada bulunmak için akĢam yemeğini geçiĢtirmiĢ. Arabacılardan biri, kadın evden çıkarken kocasına fazla gecikmeyeceğini söylediğini duymuĢ. Ardından komĢu villada yaĢayan genç bayan Mor-rison'u çağırmıĢ, ve ikisi toplantıya gitmek üzere evden ayrılmıĢlar. Kırk dakika süren toplantıdan sonra, Bayan Barclay Bayan Morrison'u evine bırakmıĢ, sonra da saat dokuzu çeyrek geçe evine dönmüĢ.
"Lachine'de kahvaltı odası olarak kullanılan bir oda var. Burası yola bakıyor ve büyük cam bir kapıyla bahçeye açılıyor. Bahçe on beĢ metre geniĢliğinde ve üzeri dikenli tellerle kaplı alçak bir duvarla anayoldan ayrılmıĢ durumda. Bayan Barclay eve döndüğünde bu odaya girmiĢ. Oda akĢamları kullanılmadığı için kepenkleri kapalı değilmiĢ ve Bayan Barclay lambayı yakıp hizmetçi Jane Stewart'tan bir fincan çay istemek için zili çalmıĢ. Bunun, normal alıĢkanlıklarına pek uymadığını söylediler. Albay, yemek odasında oturuyormuĢ, ama karısının dönüĢünü duyunca kahvaltı odasında ona katılmıĢ. Arabacı, onu holü geçip odaya girerken görmüĢ. Canlı olarak görüldüğü son an buymuĢ iĢte.
143
"YaklaĢık bir on dakika sonra hizmetçi çayı getirmiĢ, ama ev sahiplerinin öfkeyle bağrıĢmalarını duyunca ĢaĢırıp kalmıĢ. Kapıyı çalıp da içeriden yanıt gelmeyince açmaya çalıĢmıĢ, fakat kapının içeriden kilitli olduğunu fark etmiĢ. Doğal olarak, hızla aĢağı inip aĢçıya haber vermiĢ ve ardından iki kadın, yanlarında arabacıyla, hâlâ süren kavgayı dinlemeye hole çıkmıĢlar. Her biri, sadece iki kiĢinin sesinin duyulduğu konusunda güvence verdiler; Barclay ve karısının sesleri. Barclay'ın ifadeleri boğuk ve derinden geldiği için dinleyenler söylediklerini duyamamıĢlar. Öte yandan karısının sesi son derece iğneleyiciymiĢ ve sesini yükselttiğinde onu gayet net duyabilmiĢler. 'Seni korkak!' diye tekrarlayıp durmuĢ. 'Bu saatten sonra ne yapılabilir ki? Hayatımı bana geri ver. Seninle bir daha aynı havayı solumayacağım! Korkak! Korkak!' kadın aĢağı yukarı böyle konuĢmuĢ. Neyse, adam birden acıyla haykırmıĢ ve ardından, bir gümbürtü eĢliğinde kadının kulakları tırmalayan çığlığını duymuĢlar. Ġçeriden hâlâ çığlıklar yükselirken, bir felaketin kopmuĢ olduğundan emin olan arabacı kapıyı zorla açmak için atılmıĢ, ama kapı bütün darbelerine direnmiĢ. Hizmetçiler de ona yardım edemeyecek kadar korkmuĢ bir durumda olduğu için hızla kapıdan fırlayıp bahçeye ve açık duran büyük Fransız kapılara koĢmuĢ. Yaz ortasında bulunduğumuz için kapılarını açık durması gayet doğal anladığım kadarıyla. Arabacı hiç zorluk çekmeden odaya dalmıĢ. Ev sahibesi çığlık atmayı bırakmıĢ; koltuğun üzerinde baygın bir halde yatıyormuĢ. ġanssız Albaysa, kafası pencerenin köĢesine yakın bir vaziyette kendi kan gölünün ortasında yatıyormuĢ.
"Ev sahibi için yapabileceği bir Ģey olmadığını anladığında, arabacının ilk düĢüncesi doğal olarak kapıyı açmak olmuĢ. Ama burada beklenmeyen çok ilginç bir durum var. Anahtar kapının üstünde değilmiĢ ve odanm her yerini aramıĢsa da bulamamıĢ. Bunun için bir kez daha cam kapılardan dıĢarı çıkıp bir doktor ve polisin eĢliğinde geri dönmüĢ. ġüphelerin üzerinde yoğunlaĢtığı kadın, hâlâ baygın bir halde, odasına götürülmüĢ. Ardından albayın cesedi koltuğa yatırılmıĢ ve felaket sahnesi dikkatlice araĢtırılmıĢ.
144
"ġanssız askerin yarasının, kafasının arkasında bulunan iki santimetre geniĢliğinde bir kesik olduğu ortaya çıkmıĢ. Kaba bir sopa benzeri bir Ģeyle açılmıĢ olduğundan kuĢku olmadığı gibi silahın ne olduğunu anlamak da zor
değilmiĢ. Cesedin hemen yanında, yerde, kemikten tutacağı olan sert bir tahta sopası varmıĢ. Albay, savaĢtığı çeĢitli ülkelerden satın almıĢ olduğu geniĢ bir silah koleksiyonuna sahipmiĢ ve polis, silahın bu değerli parçalarının arasından gelmiĢ olduğunun sonucuna varmıĢ durumda. Hizmetçiler, silahı daha önce gördüklerini hatırlayamadıklarını söylüyorsa da o kadar geniĢ bir koleksiyonda böyle bir Ģeyi gözden kaçırmıĢ olmaları olası. Kayıp anahtarın inanılmaz bir Ģekilde ne Bayan Barclay'ın, ne cesedin üzerinde, ne de odanm baĢka herhangi bir yerinde bulunamamıĢ olmasının gerçeğinden baĢka, odada kayda değer bir Ģey bulunamadı polis tarafından. Kapı, sonunda Aldershot'tan getirttikleri bir çilingir tarafından açıldı.
"Salı sabahı, polisin araĢtırmalarım geniĢletmek için BinbaĢı Murphy tarafından Aldershot'a çağırıldığımda durum iĢte böyleydi Watson. Problemin zaten ilgi çekici olduğunu kabul etmelisin ama araĢtırmalarımın sonucunda, ilk bakıĢta göründüğünden çok daha ilginç bir vakayla karĢı karĢıya olduğumu çok geçmeden anladım.
"Odayı araĢtırmaya giriĢmeden önce evin hizmetçilerini sorguladım, ama sana az önce aktardığım bilgilerden baĢka bir Ģey öğrenemediğim bir gerçek. Ġlginç bulduğum bir ayrıntı edindim yine de; Jane Stewart, hizmetçilerden biri, önemli bir Ģey hatırladı. TartıĢma seslerini duyduğunda aĢağı kata indiklerini, sonra da diğer çalıĢanlarla döndüğünü hatırlayacaksın. Her neyse, henüz aĢağı inmeden önce, elinde çayla kapıya geldiğinde, beyefendiyle hanımefendilerin seslerinin neredeyse hiç duyulmayacak kadar boğuk geldiğini ve kavga ettiklerini, kullandıkları sözcüklerinden değil de daha çok ses tonlarından çıkarmıĢ olduğunu söyledi. Biraz daha zorlamamla, evin hanımefendisinin iki kez 'David' sözcüğünü kullanmıĢ olduğunu hatırladı. Bu ay-nntı, kavganm çıkıĢ sebebine biraz olsun yaklaĢmamız için son
145
derece önemlidir. Albaym ismi, hatırlayacağın gibi, James'di..
"Polisi de hizmetçileri de inanılmaz derecede etkileyen bir durum var olayda. Bu da Albayın yüzündeki ifade. Anlattıklarına göre, akıl almaz derecede büyük bir korkunun resmi varmıĢ yüzünde. Bir çok kiĢi adamı gördükleri yerde bayılıp kalmıĢ; o denli korkunçmuĢ görüntüsü. Kaderiyle yüz yüze gelmiĢ olduğu gayet açık ve bunun sonucunda korkmuĢ olması da gayet doğal tabii. Bütün bunlar polisin teorisine çok uygun düĢüyor; Albay, onu öldürmek üzere ileri atılan karısını görmüĢ. Yaranın kafasının arkasında olması da bu teoriyi çürütmüyor, darbeden korunmak için dönmüĢ olabilirdi. Hanımefendinin kendisinden de herhangi bir bilgi alamadık ne yazık ki; çok ağır bir beyin humması geçiriyor ve Ģimdilik konuĢamıyor.
"Polisten, Bayan Morrison'un - o akĢam Bayan Barclay'le beraber dıĢarı çıkan hanımefendi - arkadaĢının eve dönüĢünde o kadar sinirli olmasının arkasındaki sebepleri bilmediğini açıklamıĢ olduğunu öğrendim.
"Bütün bu bilgileri edindikten sonra Watson, peĢ peĢe bir kaç pipo içerek, bilgileri önem derecelerine göre sınıflandırmaya çalıĢtım. Hiç kuĢku yoktu ki davanın en önemli ve en ilginç ayrıntısı, anahtarın kayıp olduğu gerçeğiydi. Odada yapılan son derece dikkatli bir araĢtırmadan sonra bile bulunamadığına ve Bayan Barclay'in de Albayın da üzerinde olmadığına bakılırsa, biri onu alıp götürmüĢ olmalıydı. Üçüncü bir kiĢinin varlığından kuĢkum yoktu. Ve bu üçüncü Ģahıs, ancak ve ancak bahçeye bakan cam kapılardan içeri girmiĢ olabilirdi. Odayı ve dıĢarıdaki bahçeyi dikkatlice incelemekle, bu gizemli kiĢinin izine rastlayabileceğimi düĢünüyordum. Yöntemlerimi bilirsin Watson. AraĢtırmamda uygulamaya sokmadığım tek bir yöntem kalmadı ve aradığım Ģeyi sonunda buldum. Odada üçüncü bir adam bulunmuĢtu ve ana yol tarafından gelerek bahçeden geçmiĢti. Ayak izlerinin beĢ tanesini çok net olarak belirleyebildim: biri yolun hemen yanında, alçak duvarın üzerinden geçmek için seçtiği noktada; iki tanesi bahçenin içindeydi ve diğer ikisi de içeri girdiği yerdeki tahtaların üzerinde. GörünüĢe göre bahçeyi
146
koĢarak geçmiĢ, çünkü izlerin parmak tarafları topuk tarafına göre çok daha baskındı. Ama beni ĢaĢırtan adamın kendisi değildi aslında. ArkadaĢıydı."
"ArkadaĢı mı!?"
Holmes, cebinden büyük bir kâğıt çıkardı ve bunu kucağında dikkatlice açtı.
"Bundan ne sonuç çıkarırsın?" diye sordu.
Kâğıt, küçük bir hayvanın ayak izleriyle doluydu. BeĢ bölümden meydana gelen bir taban ve uzun tırnaklarının olduğunu gösteren iĢaretleri vardı ve her biri de ancak bir tatlı kaĢığı kadar büyüktü.
"Bir köpek," diye cevap verdim.
"Köpeklerin perdelere tırmandığını daha önce duymuĢ muydun peki? Bu hayvanın perdede izlerine rastladım"
"Öyleyse bir maymun mu?"
"Ama bunlar bir maymunun ayak izleri değil ki."
"Öyleyse ne olabilir?"
"Ne köpek, ne kedi, ne maymun, ne de bildiğimiz baĢka bir hayvana ait. Ölçülerine dayanarak büyüklüğünü aĢağı yukarı belirlemeye çalıĢtım. Burada, hayvanın hareketsiz durmuĢ olduğu bir anda ortaya çıkmıĢ dört pati izi var. Ön ayaklarıyla arka ayaklarının arasında yaklaĢık olarak kırk santimetrelik mesafenin olduğunu görüyorsun. Buna, bir de boynunun ve kafasının uzunluğunu eklersek yarım metreden biraz daha uzun bir hayvanla karĢı karĢıya kalırsın - kuyruğu varsa daha da uzun olur tabii. Ama Ģimdi de Ģu diğer ölçüye dikkat et. Hayvan burada hareket etmiĢ ve böylece, bir adımının uzunluğunu edinebildik. Her defasında yalnızca sekiz santimetrelik adımlar attığı ortaya çıktı. Gördüğün gibi, uzun bir gövdesi olan, kısa bacaklı bir yaratığın resmi oluĢtu. Ne yazık ki arkasında bir tüyünü bırakacak kadar düĢünceli davranmamıĢ ama Ģekli aĢağı yukarı resmettiğim gibi olmalı. Perdelere tırmanabildiği ve etobur olduğu da diğer ayrıntılar arasında."
"Bu sonuca nasıl vardın?"
"Perdeye tırmandığı için. Pencerede, kafeste bir kanarya
147
besliyorlardı ve hayvan kuĢa ulaĢmaya çalıĢmıĢ gibi."
"Peki öyleyse bu garip hayvanın ne olduğunu artık biliyor musun?"
"Ah, onun ismini bir koyabilsem vakayı çözmeme bir Ģey kalmazdı. Genel olarak bakıldığında, büyük ihtimalle sansargiller sınıfına ait bir hayvan, gerçi öyleyse de o sınıftaki hayvanların hepsinden çok daha büyük olduğu bir gerçek."
"Peki ama bu hayvanın iĢlenen suçla ne ilgisi var?"
"Bu noktayı henüz belirleyemedim. Ama gördüğün gibi bir çok bilgiye ulaĢmıĢ durumdayız. Bir adamın ana yolda durup Barclay 'lerin kavgasını izlediğini biliyoruz - kepenkler açık ve oda ıĢıklıydı. Ayrıca, adamın bahçeden geçtiğini, küçük garip bir hayvan eĢliğinde eve girdiğini de biliyoruz. Ya Albaya gerçekten vurdu, ya da Albay onu gördüğünde o kadar korktu ki düĢtü ve kafasını kendi yaraladı. Son olarak Ģu garip bilgiye de sahibiz; yabancı adam giderken, yanında odanın anahtarını da götürmüĢ!"
"Bulguların, vakayı daha da karmaĢıklaĢtırmıĢa benziyor," dedim Holmes'a.
"Kesinlikle. Olaym, ilk düĢündüklerinden çok daha derin bir boyutu olduğu ortaya çıkmıĢ oldu. Meseleyi esaslı bir Ģekilde düĢündüm ve bütün vakaya değiĢik bir yönden bakmam gerektiği sonucuna ulaĢtım. Ama Watson, seni uykundan ettim ve bunları sana yarın Aldershot'a giderken yolda da anlatabilirim."
"Hayır, teĢekkürler. Artık duramayacak kadar ileri gitmiĢ durumdasın."
"Saat yedi buçukta evden çıkarken, Bayan Barclay'in, kocasıyla arasının gayet iyi olduğu ortada. Daha önce de anlattığım gibi kocasını hiç bir zaman tutkulu bir Ģekilde sevmemiĢ olabilir, ama Albayla arkadaĢça sohbet ederken duyulmuĢ arabacı tarafından. ġimdi, dönüĢünden hemen sonra kocasıyla karĢılaĢma olasılığının en az olduğu odaya girip her sinirli kadın gibi anında çaya sarıldığını ve sonunda adam yanına geldiğinde de sözlü suçlamalarla ona saldırdığını biliyoruz. Öyleyse saat yedi buçukla dokuz arasında kadının duygularını tamamen
148
değiĢtiren bir Ģeylerin meydana gelmiĢ olduğu kesin. Gerçek Ģuydu ki, Bayan Morrison bu bir buçuk saatlik zaman dilimi boyunca yanında olmuĢtu ve inkâr ediyor olmasına rağmen, bir Ģeylerden haberi olmalı.
"Ġlk çıkarımım, bu genç kadınla Albayın arasında bir Ģeylerin geçmiĢ olabileceği ile ilgiliydi. Genç kadın bunu itiraf etmiĢ olabilirdi. Ve bu, Bayan Barclay'in eve sinirli bir Ģekilde dönmesini de genç kadının polislere bir Ģey söylememesini de açıklardı. DuyulmuĢ olan kelimelerin çoğuna da uyan bir
durumdu. Ama David adında birinden bahsedilmesi ve Albayın karısına duyduğu aĢkı baz alarak bu fikri reddettim. Gelen yabancı adamı hesaba bile katmıyorum, ki daha önce olanlarla herhangi bir alakasının bulunmaması da olası. Ġlerlemek oldukça zordu ama Albayla Bayan Morrison'un arasmda bir Ģeylerin geçmediğine inandıkça, Bayan Barclay'in, kocasından nefret etmesine sebep olan ipucunun genç kadının elinde olduğundan da o kadar emin oluyordum. Böylece Bayan M'ye uğrayıp, bir Ģeyler sakladığından emin olduğumu ima ettim ve davanın aydınlanmaması durumunda arkadaĢının, Bayan Barclay'in, kendini hapiste bulabileceğini de ekledim.
"Bayan Morrison, yumuĢak huylu bakıĢları ve sarı saçları olan son derece hoĢ bir genç bayan ve zekâ ile mantık açısından da bir eksiklik çekmediği ortadaydı. Ben konuĢmamı bitirdikten sonra bir süre boyunca sessizce oturdu ve sonra da kararını vermiĢ bir Ģekilde hızla bana dönerek, sana da aktarmak istediğim bir Ģey anlattı:
" 'ArkadaĢıma, olayla ilgili hiç bir Ģey söylemeyeceğime dair söz vermiĢtim ve söz sözdür,' dedi; 'ama bu kadar ciddi bir suçlamayla karĢı karĢıya olmasına bir de zavallıcığın sağlık durumu konuĢamayacağı kadar kötü olması eklenince, sözümü tutmamakla o kadar da kötü etmeyeceğim sanırım. Pazartesi akĢamı olanları size anlatacağım.
" 'AkĢam saat dokuzu çeyrek geçe Watt Sokağı'ndaki Vaazından dönüyorduk. Oldukça sessiz ve ürkünç bir yer olan Hudson Sokağından geçmek zorundaydık. Sokak, sol kaldırım-
149
da duran tek bir lamba tarafından aydınlatılıyor; biz bu lambaya yaklaĢırken, sırtı çok kambur ve omzunun üzerine bir kutuya benzer bir Ģey atmıĢ bir adamın bize doğru geldiğini gördüm. Sakat görünüyordu çünkü kafasını eğmiĢti ve dizlerini bükmüĢ bir Ģekilde yürüyordu. Yanından geçiyorduk ki, lambanın yaydığı ıĢık çemberinin içinde bize bakmak için kafasını kaldırdı. Birden durdu ve korkunç bir sesle bağırdı, "Aman Tanrım, bu Nancy!" Bayan Barclay'in beti benzi soldu ve korkunç görünüĢlü adam onu tutmasa düĢecekti. Ben polis çağırmak üzereydim ama Bayan Barclay, adamla konuĢmaya baĢladı. Bu beni çok ĢaĢırttı doğrusu.
" ' "Öldüğünü sanıyordum Henry. Tam otuz yıldır," dedi titreyen bir sesle.
" ' "Öyleydim," diye cevap verdi adam ve sesinin tonu dehĢet vericiydi. Suratı son derece karanlıktı ve gözlerindeki ıĢık hâlâ her gece kâbuslarıma giriyor. Korkunçtu. Saç ve sakallan grileĢmiĢ ve yüzü, çürümüĢ bir elma gibi buruĢ buruĢtu.
" ' "Sen yürümeye devam et, canım," dedi Bayan Barclay; "bu adamla biraz konuĢmak istiyorum. Korkulacak bir Ģey yok." Cesurca konuĢmaya çalıĢıyordu, ama hâlâ bembeyazdı ve kelimeler, titreyen dudaklarından zar zor dökülüyordu.
" 'Benden istediğini yaptım ve ikisi bir kaç dakika boyunca beraberce yürüdüler. Ardından, gözlerinden alevler saçar bir halde yeniden yanıma geldi ve lambanın yanında kalan sakat adam yumruklarını, sanki öfkeyle sıkmıĢ, gibi havada sallıyordu. Bayan Barclay'le evimin kapıĢma gelene kadar tek kelime etmedik, ama burada elimi tuttu ve olanları kimseye anlatmamam için yalvardı.
" ' "Kötü günler görmüĢ eski bir tanıdığımdı o," dedi. Kimseye bir Ģey anlatmayacağıma dair söz verdiğimde beni öptü ve ondan beridir onu bir daha göremedim. Size bildiğim her Ģeyi anlattım ve daha önce polisle konuĢurken bir Ģey anlatma-dıysam, sevgili dostumun ne kadar büyük bir tehlikede olduğunu bilmediğim içindi. Ama Ģimdi, her Ģeyin bilinmesinin sadece yardımına olacağını biliyorum.'
150
"KonuĢması böyleydi iĢte, sevgili Watson ve tahmin de edebileceğin gibi, bana karanlık bir gecede yakılmıĢ bir ıĢık gibi geldi. Daha önce birbirinden kopuk olan parçalar yavaĢ yavaĢ yerlerine oturmaya baĢlamıĢtı ve olayların meydana geliĢ sırasına dair, bulanık da olsa bir fikir belirdi kafamda. Bir sonraki adım, Bayan Barclay'in üzerinde böylesine etki yaratmıĢ olan adamın kim olduğunu bulmaktı. Hâlâ Aldershot'ta bulunu-yorduysa, bu o kadar da zor olmayacaktı. Sivil halkın sayısı o kadar çok değil ve sakat bir adam mutlaka ilgi uyandırmıĢ olacaktı. Bir günümü adamı aramakla harcadım ve akĢam çökünce - söz konusu olan bu akĢamın ta kendisi Watson - onu buldum. Ġsmi Henry Wood ve bayanların onunla
karĢılaĢtıkları sokakta yaĢıyor. Sadece son beĢ gündür bu bölgede bulunuyor. Bir sicil memuru kimliğine bürünmüĢ halde, ev sahibesiyle son derece ilginç bir sohbetim oldu. Adam, sihirbazlık ve gösteri sanatıyla uğraĢıyor, akĢamlan orduevlerini dolaĢıp insanlan eğlendiriyor. O kutuda bir çeĢit hayvan taĢıyormuĢ; ev sahibesine göre korkunç ve anormal bir cins, daha önce benzerini görmediğini söyledi. Kadına göre, adam bu yaratığı gösterilerinde bir numara için kullanıyor. Bana anlattığı bu Ģeylerin yam sıra, ne kadar çarpık olduğunu düĢününce adamın yaĢamasının mucize olduğunu ve arada sırada yabancı bir dilde bir Ģeyler mınldandığmı söyledi. Ayrıca, son iki gecedir odasında inleyerek ağladığım duymuĢ olduğunu da ekledi. Para konusunda bir sorunu yokmuĢ, ama verdiği depozitinin içinde, kadının sahte bir Florine benzetmiĢ olduğu bir Ģey de varmıĢ. Onu bana gösterdi Watson ve Hint parasından baĢka bir Ģey değildi.
"Yani, sevgili dostum, durumumuz böyle. Seni yanımda neden istediğimi de anlıyorsundur. ġu kadarını biliyoruz; yanlarından ayrıldıktan sonra, adam bayanlan uzaktan takip etmiĢ, pencereden karı - kocanın kavgalarına tanık olmuĢ, içeri koĢmuĢ ve bu sırada kutusundaki yaratık da kaçmanın bir yolunu burmuĢ. Bunların her birinin olduğu kesin. Ama o odada tam olarak neler olduğunu bize anlatabilecek dünyadaki tek kiĢi o adamdır."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder